<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Hrant Dink Anısına</title>
	<atom:link href="http://www.hrantdink.biz/tr/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.hrantdink.biz/tr</link>
	<description>Just another WordPress weblog</description>
	<lastBuildDate>Wed, 02 May 2012 15:27:16 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Eğitimden Kurtulmak</title>
		<link>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=717</link>
		<comments>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=717#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 15:27:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yazilar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazilar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hrantdink.biz/tr/?p=717</guid>
		<description><![CDATA[Eğitimde başarı konusunda herbirimizin farklı görüşü ve yaklaşımı var. Kimimiz için başarı, çok sayıda öğrencimizi üniversitelerde iyi yerlere yerleştirebilmek. Kimimiz için başarı çocuklarımızı milli kültürümüzle donatmak. Kimimiz için başarı çocuklarımızı yabancı ülke okullarına ihraç edebilmek. Kimimiz için başarı Batı ülkelerindeki okul ve kolejlerde hangi imkânlar varsa onların aynısını okullarımıza da sağlamak. Ve daha bir çok [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Eğitimde başarı konusunda herbirimizin farklı görüşü ve yaklaşımı var.</p>
<p>Kimimiz için başarı, çok sayıda öğrencimizi üniversitelerde iyi yerlere yerleştirebilmek.</p>
<p>Kimimiz için başarı çocuklarımızı milli kültürümüzle donatmak.</p>
<p>Kimimiz için başarı çocuklarımızı yabancı ülke okullarına ihraç edebilmek.<span id="more-717"></span></p>
<p>Kimimiz için başarı Batı ülkelerindeki okul ve kolejlerde hangi imkânlar varsa onların aynısını okullarımıza da sağlamak.</p>
<p>Ve daha bir çok &#8216;kimimiz&#8217;&#8230; Ve daha bir o kadar da farklı başarı algılamamız sözkonusu.</p>
<p>Dikkat buyurursanız eğer, herşey Biz&#8217;e göre.</p>
<p>Ortada öğrenci yok.</p>
<p>Başarı kavramımızda &#8220;Öğrenci açısından başarı nedir?&#8221; sorusunun cevabı hak getire. Bu soru ve cevabı ön planda olmadığı için de, tüm eğitim sistemimiz öğrenciye göre değil, Biz&#8217;e göre yapılanmış durumda.</p>
<p>Oysa bugün çağdaş eğitimde iki önemli yaklaşım var.</p>
<p>İlki, bizzat &#8216;eğitim&#8217; kavramının kendisinden kurtulmak ve bunu sadece &#8216;öğretim&#8217;le sınırlamak.</p>
<p>İkincisi de başarı kavramının algılanışında ve tarifinde Biz&#8217;i değil öğrenciyi merkeze almak, öğrenciyi özneleştirmek.</p>
<p>Yeni başarı kavramında ise bir tek ölçü var.</p>
<p>Erken yaşta çocuğun yeteneklerini ve eğilimlerini tesbit etmek ve bu yönde onun önünü açmak.</p>
<p>Bunun içindir ki rehber öğretmenlerin okullardaki sayısı ve işlevi giderek artıyor.</p>
<p>Modern okul sisteminde rehber öğretmenlerce öğrencileri neredeyse birebir markaja alan, bir tür misyoner çalışma sistemi geçerli.</p>
<p>Rehber öğretmenin görevi eğitmenlik ve öğretmenlikten ziyade öğrenciyle kuracağı ilişki ve diyalogla sınırlı. Öğrencinin yeteneklerini ve eğilimlerini keşfetmek ve bu keşfin ardından da okul ve aile ile birlikte onun önünü açmak.</p>
<p>Anlayacağınız, yeni sistemde eğitmek ya da yönlendirmek yok. Çünkü bunlar Biz&#8217;e göre duruşlar. Öğrencinin önünü açmak ise O&#8217;na göre bir duruş ve asıl başarının sırrı da burada gizli.</p>
<p>Bir okul, öğrencisini ne denli erken yakalayabiliyorsa, o denli başarı sağlıyor.</p>
<p>Bizim eğitim sistemimizde ise doğrusu böyle bir kaygının ön planda olduğuna ilişkin hiçbir belirti yok.</p>
<p>Katmışız çocuklarımızı önümüze, götürü usülü götürüyoruz işte.</p>
<p>Aradan sivrilebilene aşk olsun.</p>
<p>Şöyle bir düşünün Allahaşkına.</p>
<p>Kaçta kaçımız hayatta istediğimiz, sevdiğimiz bir dalda eğitim görebildik, yüzde kaçımız mecburen bir yer kazanmış olduğumuz için okumak zorunda kalmadık?</p>
<p>Haydi kendimi ve benim kuşağımı bıraktım ama bu açıdan sanıyorum üç çocuğuma da muhtemelen büyük özürler borçluyum.</p>
<p>Hem kendi adıma, hem de onları teslim ettiğim eğitim sistemimiz adına.</p>
<p>Bu özrün ezikliğini şimdi küçük kızımı yüksek okulda görsel tasarım bölümüne kaydettirdiğimizde çok daha fazlasıyla yaşadım.</p>
<p>Meğer fotoğrafçılık hayatta en sevdiği ve arzuladığı alanmış.</p>
<p>Yuh olsun bana ve onu teslim ettiğim eğitim sistemine ki onun bu eğilimini erken yaşlarında yakalayamadık ve önünü açmadık.</p>
<p>Farketseydim eğer ona fotoğraf kitapları almaz mıydım her fırsatta&#8230; Ona yeni yeni makinalar taşımaz mıydım her doğum gününde&#8230; Onun elinden tutup da Ara Güler ustanın yanında yeri süpürmesi için çırak vermez miydim.</p>
<p>Yuh olsun bana, yuh olsun bizlere.</p>
<p>Yeni eğitim döneminin başlangıcına girmeye ramak kaldı.</p>
<p>Cicili, bicili broşürlerle okullarımıza çağırıyoruz öğrencilerimizi.</p>
<p>Onlara parlak bir eğitim ve çağdaş bir gelecek vadediyoruz.</p>
<p>Müdürler, öğretmenler değiştiriyoruz, kadrolar yeniliyoruz.</p>
<p>Binalar onarıyoruz.</p>
<p>Peki soruşturun bakalım, okullarımızda kaç tane rehber öğretmen var? Bir rehber öğretmene kaç öğrenci düşüyor?</p>
<p>Bu &#8220;Kaç tane?&#8221;nin cevabı, insana yatırımımızın da gerçek göstergesi.</p>
<p>Şu gerçek unutulmamalı&#8230;</p>
<p>Bilginin bu denli sebil ve bu denli pervasızca dolaştığı şu yaşadığımız çağda, çocuklarımızın eğitmenlere değil, rehber öğretmenlere ihtiyacı var.</p>
<p>İşi ehline teslim etmedikçe de, sizin bizim kılavuzluğumuz karganınkinden öteye gitmiyor.</p>
<p>Galiba mevcut köhne yapıdan kurtulmanın ilk adımı da &#8216;eğitim&#8217;in kendisinden kurtulmakla başlıyor.</p>
<p>Hrant DİNK<br />
Birgün / 09 Eylül 2004</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hrantdink.biz/tr/?feed=rss2&#038;p=717</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Uğruna Ölmeden</title>
		<link>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=715</link>
		<comments>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=715#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 15:15:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yazilar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazilar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hrantdink.biz/tr/?p=715</guid>
		<description><![CDATA[Şu ünlü Habitat toplantılarının İstanbul’da toplanmasının üzerinden henüz çok bi süre geçmemiş olmalı ki, oturumların ana teması zihnimde aynı canlılığını koruyor hâlâ. “İnsan yaşamının sürdürülebilirliği&#8221;ydi sloganımız. Kuzey Osetya&#8217;da yaşanan ve herbirimizin canlı canlı izleyerek iştirak ettiği çocuk katliamından sonra hadi üç kez hep birlikte tekrarlayalım sloganımızı yeniden. “İnsan yaşamının sürdürülebilirliği.&#8221; “İnsan yaşamının sürdürülebilirliği.&#8221; “İnsan yaşamının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Şu ünlü Habitat toplantılarının İstanbul’da toplanmasının üzerinden henüz çok bi süre geçmemiş olmalı ki, oturumların ana teması zihnimde aynı canlılığını koruyor hâlâ.<br />
“İnsan yaşamının sürdürülebilirliği&#8221;ydi sloganımız.<br />
Kuzey Osetya&#8217;da yaşanan ve herbirimizin canlı canlı izleyerek iştirak ettiği çocuk katliamından sonra hadi üç kez hep birlikte tekrarlayalım sloganımızı yeniden.<span id="more-715"></span><br />
“İnsan yaşamının sürdürülebilirliği.&#8221;<br />
“İnsan yaşamının sürdürülebilirliği.&#8221;<br />
“İnsan yaşamının sürdürülebilirliği.&#8221;</p>
<p>***</p>
<p>Ölen minik canların naklen yaşanmış canlılığı beyin kaydımda donuklaştığında, çoğunuz gibi, benim de feryatlarım yetersiz kalıyor olan bitene.<br />
Medya manyağı olduk herşeyden önce&#8230;<br />
Öylesine dayatıyorlar ki “Nasıl oluyor?&#8221;u  gözümüzün önüne&#8230; “Niçin oluyor?&#8221;a ayıracak dermanımız kalmıyor.<br />
Üşeniyoruz  “Niçin oldu?&#8221;yu aramaktan.<br />
Oysa ah bir “Niçin oldu?&#8221;ya girebilsek.<br />
İşte o zaman göreceğiz ki “Güç&#8221; ve “Terör&#8221; kavramları aslında birbirlerinin ikizi.<br />
Ha “Gücün terörü&#8221;, ha “Terörün gücü&#8221;&#8230; Biri diğerini besliyor.</p>
<p>***</p>
<p>Terörist olmak ne denli bireysel son bir çırpınışsa, ‘güçlü devlet’ olmak da o denli toplumsal bir çılgınlık.<br />
İşte güçlü devlet kavramının somut hali ortada.<br />
Örnek mi lazım?<br />
İşte güçlü Devlet Amerika ve onun dünyaya ettikleri.<br />
Ve gelin görün ki devletle teröristin karşılıklı temaslarında bu son çırpınış ile güce dayalı çılgınlığın birbirinden hiç farkı yok.<br />
Kuzey Osetya’daki çocuk katliamı bunu bir kez daha çok net olarak ortaya koydu.<br />
Sorarım size, yüzlerce çocuğun canını, teröristin son çırpınışını simgeleyen şiddet mi yoksa devletin gücünü simgeleyen şiddet mi aldı?<br />
Hangi şiddet bir diğerinden daha masum?</p>
<p>***</p>
<p>Terörü anlayışla karşılama yanlılarından hiç değilim.<br />
Lakin anlamaya çalışmanın da bulabileceğimiz çözümün ilk adımı olduğunu düşünüyorum.<br />
Önce dürüstçe şu sorunun cevabını vermeliyiz.<br />
İnsanlar niçin teröre başvurur?<br />
İlk çare olduğu için mi yoksa son çare olduğu için mi?<br />
Eğer ilk çare olarak bu yola başvuruyorlarsa niçin onlara başka çarelerin de olduğu bir anlayışlı ortam sunmuyoruz?<br />
Yok eğer son çareyse, niçin onları bu son çareye sıkıştırıyoruz?</p>
<p>***</p>
<p>11 Eylül saldırısının ardından ‘Terörün gücü’ne de ‘Gücün terörü’ne de gün doğdu.<br />
Bir yandan teröristler, diğer yandan da devletler kendi güçlerini pervasızca kullanmaya olanak buldular.<br />
“Artık bundan sonra dünya eskisi gibi olmayacak, biz bu işten ne kaparız ona bakalım&#8221; diye el ovuşturan teröristlerle devletlerin fırsatçılığı kendi iğrenç döngüsünü çoktan oluşturdu.<br />
Amerika’nın birkaç yıldır sürdürdüğü pervasız saldırganlığından da güç alan diğer devletler “Herkesin teröristi kendine&#8221; anlayışıyla, kendi teröristlerinin halli için bildik orman kanunu usüller kullanıyorlar.<br />
İşte Putin’in de yaptığı buydu, yarın bir başkasının da yapacağı bu.<br />
Tüm güçlü devletler teröristlere meydanı boş bırakmadıklarını biz cümle aleme işte böyle gösterecekler.</p>
<p>***</p>
<p>İnsanoğlu “Uğruna yaşanası davalar&#8221;ı “Uğruna ölünesi davalar&#8221;a dönüştürmekten vazgeçmediği sürece, belli ki bu tür vahşetler daha çok yaşanacak.<br />
Ve ille de “Devletin gücü&#8221;&#8230;<br />
Bu güç, uğruna ölünesi davaların başında geldiği sürece<br />
kimbilir daha nice masum çocuk bu güce kurban verilecek.</p>
<p>***</p>
<p>Hadi üç kez hep birlikte tekrarlayalım sloganımızı yeniden.<br />
“İnsan yaşamının sürdürülebilirliği.&#8221;<br />
“İnsan yaşamının sürdürülebilirliği.&#8221;<br />
“İnsan yaşamının sürdürülebilirliği.&#8221;</p>
<p>***</p>
<p>Ne oldu dilinize öyle kuzum?<br />
“İnsan&#8221; ve “Yaşam&#8221; kolay söyleniyor lakin şu “Sürdürülebilirlik&#8221; biraz “Lülüleşiyor&#8221; değil mi?</p>
<p>Hrant DİNK<br />
Birgün / 06 Eylül 2004</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hrantdink.biz/tr/?feed=rss2&#038;p=715</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İçimiz-Dışımız</title>
		<link>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=713</link>
		<comments>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=713#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 15:12:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yazilar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazilar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hrantdink.biz/tr/?p=713</guid>
		<description><![CDATA[Avrupa çokkültürlülükle henüz tanışıyor, özellikle de İslam&#8217;la&#8230; Bu tanışma öylesine yeni ki, türban ve benzeri dini simgeler konusunda Fransa&#8217;da yaşananlar, türban konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi&#8217;nin almış olduğu siyasi kararlar ve dahası &#8220;Müslüman Türkiye&#8221;nin Avrupa Birliği&#8217;ne girme olasılığına ilişkin Avrupa kamuoylarında kopan patırtılar, yaşanan şaşkınlığın tipik göstergeleri. Ama gelişmeler de gösteriyor ki Avrupa sonunda bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Avrupa çokkültürlülükle henüz tanışıyor, özellikle de İslam&#8217;la&#8230;</p>
<p>Bu tanışma öylesine yeni ki, türban ve benzeri dini simgeler konusunda Fransa&#8217;da yaşananlar, türban konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi&#8217;nin almış olduğu siyasi kararlar ve dahası &#8220;Müslüman Türkiye&#8221;nin Avrupa Birliği&#8217;ne girme olasılığına ilişkin Avrupa kamuoylarında kopan patırtılar, yaşanan şaşkınlığın tipik göstergeleri.<span id="more-713"></span></p>
<p>Ama gelişmeler de gösteriyor ki Avrupa sonunda bu şaşkınlığını bir biçimiyle üzerinden atacak ve çokkültürlülüğün o özgürlüklere, eşitliğe ve adalete dayalı düzenini oluşturacak.</p>
<p>Irak&#8217;ta kaçırılan iki Fransız gazeteci için Müslüman-Hristiyan tüm Fransızlar&#8217;ın ortak tavır sergilemesi, teröristlerin &#8220;Türban yasağının kaldırılmasını&#8221; şart olarak sürmesine karşı direnişe geçmesi ve İslamcılar&#8217;ın türban yasağını protesto etmek için düzenledikleri mitingden ve gösterilerden salt bu terörist müdahaleye karşı çıkmak adına vazgeçmeleri dikkate ve takdire değer bir gelişme.</p>
<p>Tüm bu gelişmeler Fransızlar&#8217;ın eninde sonunda kendi demokratik süreçlerinde ortak bir doğruda uzlaşabileceklerinin birer göstergesi.</p>
<p>Bunu başarmaları doğal çünkü sonuçta Avrupa Birliği ilkeleri bir &#8216;mutlakiyet&#8217;i değil, daha ziyade &#8216;gelişerek ilerleyen bir değişim&#8217;i ifade ediyor. Tüm çabalar da bu arayış için.</p>
<p>Avrupa, çokkültürlülüğün en yeni laboratuarı olmaya namzet.</p>
<p>Çünkü birlikte yaşamanın olanakları hemen her kesimin hassasiyetleri ve talepleri dikkate alınarak adım adım gerçekleştirilmeye çalışılıyor.</p>
<p>Bizde ise bu arayışın önünü mutlak değerlerimiz tıkıyor.</p>
<p>&#8220;Dediğim dedik&#8221; ya da &#8220;Senin taleplerin önemli değil, benim ilkelerim ve onların mutlaklığı önemli&#8221; şeklinde özetlenebilecek devletçi tavır, laikliği önüne siper ederek dayatmasını sürdürüyor.</p>
<p>Ne var ki bu laiklik anlayışı da mutlak ve çizgisi değişmeyen bir değer taşımıyor.</p>
<p>Değişik dönemlerde &#8220;İki adım ileri, bir adım geri&#8221; uygulamalar sözkonusu.</p>
<p>Öyle ki, gün geliyor insan bu laikçilerin hakikaten çok da samimi bir laik anlayışa sahip olup olmadıkları kuşkusuna bile düşüyor.</p>
<p>Öyle ya, bu ülkede din olgusunun siyasi partilerce ve iktidarlarca nasıl kullanıldığı, hatta en fazla İmam Hatip Lisesi&#8217;nin ve Kuran Kursu&#8217;nun askeri darbeler sırasında ve Ecevit iktidarları dönemlerinde açıldığı kaç kez dile getirilmedi mi?</p>
<p>Hiç unutamıyorum&#8230;</p>
<p>&#8220;Siz benim başımın dışındaki örtümü çıkardınız, peki başımın içindeki örtüyü nasıl çıkaracaksınız?&#8221;</p>
<p>İşte böyle haykırıyordu genç kız 1999 yılının televizyon ekranından.</p>
<p>Üniversiteye türbanlı öğrencilerin alınmaması için kapılarda oluşturulan ikna odalarının veya zor kullanmaların yoğunlaştığı günlerdi.</p>
<p>Üniversite gençliğinin, televizyon kanalından da canlı olarak yayımlanan tartışmasında beynime çakılan en belirgin söylem buydu.</p>
<p>&#8220;Başının dışını açmış ama içini korumuş&#8221; genç kızın gururlu (!) feryadı Türkiye&#8217;nin ustaca örülmüş örtülü siyasal tarihinin açıkta kalan ipini işaretliyordu.</p>
<p>Kendi adıma o anda ipin ucunu yakalamıştım.</p>
<p>İpin ucunu çektikçe de ustaca örülmüş yalan tarihin gerçek derinliğine inebiliyor, genç kızın içinin dışa vuruşunda Türkiye&#8217;nin içinin dışa vuruşunu görebiliyordum.</p>
<p>&#8220;Siz benim başımın dışındaki örtümü çıkardınız, peki başımın içindeki örtüyü nasıl çıkaracaksınız?&#8221;</p>
<p>&#8220;Kafanın dışı ile içi&#8221; kavramları gerçekten önemli.</p>
<p>Türkiye&#8217;nin de temel ikilemi aslında bu noktada.</p>
<p>Ne diyordu genç bayan?</p>
<p>&#8220;Kafamın içindeki örtüyü nasıl kaldıracaksınız?&#8221;</p>
<p>Bacım benim!.. Durmuş öyle, çıplak kafasının içindeki örtüyü, matah birşeymiş gibi, savunup duruyor.</p>
<p>Oysa bilse ki onun kafasının içindeki örtüyü kaldırmak bu ülkede hiç kimsenin derdi değil.</p>
<p>Bilse ki o örtüyü kafasının içine, şimdi dışındakini kaldırmak isteyenler tarihsel süreç içinde özellikle koydular.</p>
<p>Bilse ki o örtünün kafanın içinde saklı kalması için ellerinden geleni ardlarına koymadılar.</p>
<p>Bilse ki onların asıl derdi kafanın içindeki örtünün yerinde kalması&#8230;</p>
<p>Dışındakini çıkar, onlara yeter.</p>
<p>Bu ülkenin gerçek demokratları ise dışındakine razı&#8230;</p>
<p>Sen asıl o içindekinden kurtul.</p>
<p>Hrant DİNK<br />
Birgün / 02 Eylül 2004</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hrantdink.biz/tr/?feed=rss2&#038;p=713</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bilmek ve Ölmek</title>
		<link>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=711</link>
		<comments>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=711#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 15:11:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yazilar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazilar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hrantdink.biz/tr/?p=711</guid>
		<description><![CDATA[Yeryüzünde ilk tabuyu Tanrı&#8217;nın bizzat kendisinin yarattığını anlatır Kitab-ı Mukaddes&#8217;in başlangıç bölümleri. Hayli çarpıcıdır&#8230; O mitolojik satırları okumanızı tavsiye ederim. İlkin Adam&#8217;ı yaratır ve yarattığı Adam&#8217;ı Aden bahçesine koyar Tanrı. &#8220;Ve Rab Allah, Adam&#8217;a emredip dedi: Bahçenin her ağacından istediğin gibi ye; fakat iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin; çünkü ondan yediğin gün mutlaka ölürsün.&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Yeryüzünde ilk tabuyu Tanrı&#8217;nın bizzat kendisinin yarattığını anlatır Kitab-ı Mukaddes&#8217;in başlangıç bölümleri.<br />
Hayli çarpıcıdır&#8230; O mitolojik satırları okumanızı tavsiye ederim. İlkin Adam&#8217;ı yaratır ve yarattığı Adam&#8217;ı Aden bahçesine koyar Tanrı. &#8220;Ve Rab Allah, Adam&#8217;a emredip dedi: Bahçenin her ağacından istediğin gibi ye; fakat iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yemeyeceksin; çünkü ondan yediğin gün mutlaka ölürsün.&#8221;<span id="more-711"></span></p>
<p>Niye bilinmez, &#8220;Adam&#8217;ın yalnız olması iyi değil&#8221; diye düşünür Tanrı. Ve başlar diğer canlıları yaratmaya Adam&#8217;a yoldaşlık niyetine&#8230; Fakat Adam bunlar içinde kendine yardımcı bulmaz. Sonunda uyutur Adam&#8217;ı Tanrı ve kaburgalarından aldığı parçadan kadını yaratır.<br />
&#8220;Ve adam ve karısı, ikisi de çıplaktılar ve utançları yoktu.&#8221;</p>
<p>Adem&#8217;den bu yana insanlık tarihinin &#8220;tabu portföyü&#8221; hayli zenginleşti. Bu tabu zenginliğimiz öyle boyutlara vardı ki bir daha o masum çıplaklığımıza dönmemiz mümkün olmadı.<br />
&#8220;Cinsellik, din, iktidar&#8221; gibi kavramlar ne denli tabularımızın ana kaynağını oluşturdularsa, &#8220;merak&#8221; ve &#8220;bilgi&#8221; de bu tabulara karşı tek silahımız oldular. Ancak merakımızın bilgiye ulaştığı noktada bir tabunun cinsellikle ne denli yakın ilişki içinde olduğunu görebildik&#8230; Ancak merakımız bilgiye ulaştığında iktidarın vazgeçilmez silahlarından birinin tabu yaratmaktan geçtiğini farkedebildik&#8230; Ve nihayet, tabuların ancak bilgiye ulaşılarak yıkılabileceğini, bunun için de merakın en önemli silahımız olduğunu bilgiye ulaştıkça öğrenebildik.</p>
<p>Tabu konular, tabu kavramlar, tabu kurumlar, tabu kişiler velhasıl bize bilmemizin ve merakımızın yasaklandığı herşey aslında birilerinin iktidarlarını sürdürmek ve pekiştirmek için kullandıkları dokunulmazlardan başka şeyler değiller. Tabu öylesine vazgeçilmez bir silah ki, eski tabuları yıkma adına ortaya çıkan yeni iktidarlar dahi bu kez kendi tabularını ve mitlerini beraber getiriyorlar. Her seferinde eski heykeller yıkılıyor ama yenileri dikiliyor. Asıl yıkılamayan tabu ise iktidar kavramının ta kendisi. Ve görülüyor ki artık iktidar kavramının kendisi yıkılmadıkça da tabulardan kurtuluş asla mümkün olmayacak.</p>
<p>&#8220;Bilinen bilinmezlikler&#8221; olarak da tanımlayabiliriz tabuları. Bilinmezin tüm ayrıntılarını bilmesek de sezebiliyoruz sanki ama öğretilmiş korkularımız engelliyor daha ileri gitmemizi, merakımızı koşuşturamıyoruz özgürce. Tabular da zaten öyle birden devrilebilecek olgular hiç değiller, süreç içinde yaratıldıkları için de ancak süreç içinde yıkılabiliyorlar. Değiniyormuş gibi yapıyoruz ilkin, ürkütmemecesine. Kenarından kenarından hafiften gagalıyoruz ancak. İhtimal ki bu tutumumuzla, bir süre için tabulara bir nebze de biz bağışıklık kazandırıyoruz. Bağışıklık kazanmış tabular ise iktidar odaklarınca daha meşru bir sermaye olarak kullanılabiliyor pekala. Ama işte her tabunun yıkılış süreci de bu aleniyetiyle ve pervasızca kullanımıyla başlıyor.</p>
<p>&#8220;Ve yılan kadına dedi; meyveden yediğiniz gün, o vakit gözleriniz açılacak ve iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız.&#8221; Adam ve kadın meyveyi yediler ve Tanrı tarafından ölümlülükle cezalandırıldılar. Tanrı bilmeyi ölümle eşleştirdi. Meyve ağacında simgelenen bilgiyi tabulaştırdı. Meyveyi yiyen insan bildi. Ama bildiği için kendisi de öldü.</p>
<p>Tabu, bilgi ve ölüm&#8230; İşte bilgi çağının karmaşık denklemi. Şu bir gerçek ki ama, tabuları bilgisi ile yıkan insan ancak bir gün ölümü de bilgisiyle yenmekten söz edebilecek.</p>
<p>Hrant DİNK<br />
Birgün / 30 Ağustos 2004</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hrantdink.biz/tr/?feed=rss2&#038;p=711</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sırrın Donu</title>
		<link>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=709</link>
		<comments>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=709#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 15:09:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yazilar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazilar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hrantdink.biz/tr/?p=709</guid>
		<description><![CDATA[MİT-Yargıtay- Çakıcı hikayesinden olsa gerek. Deniz kenarında herşeyini çıkarmış, bir donuyla kalmış çocukluğumu yaşıyorum yine. Susurluk günlerinde de aynıydı ruh halim. Denize dalıp üstümde kalmış o don parçasını da çıkarıp sularla oynaşan gerçek özgürlüğümün o dayanılmaz hafifliğini hasretlerim böylesi sır yüklü günlerde. Çıplaklığı özlerim&#8230; Saf çıplaklığı. Şu sıralar, yine birileri &#8220;Ser verip sır vermeyen yiğit&#8221;i [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>MİT-Yargıtay- Çakıcı hikayesinden olsa gerek. Deniz kenarında herşeyini çıkarmış, bir donuyla kalmış çocukluğumu yaşıyorum yine. Susurluk günlerinde de aynıydı ruh halim. Denize dalıp üstümde kalmış o don parçasını da çıkarıp sularla oynaşan gerçek özgürlüğümün o dayanılmaz hafifliğini hasretlerim böylesi sır yüklü günlerde. Çıplaklığı özlerim&#8230; Saf çıplaklığı.<span id="more-709"></span></p>
<p>Şu sıralar, yine birileri &#8220;Ser verip sır vermeyen yiğit&#8221;i oynuyorlar. Kendilerine &#8220;Devlet adamı&#8221; sıfatını yakıştırmış olanların çoğu sanki o &#8220;Susurluk susturucuları&#8221;ndan birer adet dillerine takmış sessiz sessiz ateşliyorlar. Olanı biteni bilip de &#8220;Susma&#8221; ile &#8220;Susmama&#8221; arasında cambazlıklar sergileyen tüm diğerleri gibi bir yandan sessiz atışa devam ederken, bir yandan da &#8220;Böyle olmaz canım, herşey açıklanmalı&#8221; diyerek hiçbirşey açıklamayan ikircik tavırlarını sürdürüyorlar.</p>
<p>Devlet adamlarımız &#8220;Açmam, açamam, söyleyemem&#8221; makamında ağır ağır eğleşirken, halk &#8220;Susma, sustukça sıra sana gelecek&#8221; diye mırıldanıyor kendince.</p>
<p>&#8220;Her devletin birtakım sırları vardır, ne yapalım, bu her yerde böyle&#8221; gibisinden garip bir savunma ise, neredeyse &#8220;Aç aç aç&#8221; diye feryat eden demokratların (ya da demokrat gözükenlerin) satıraralarında bile sırıtıyor.</p>
<p>Devlet kendi sırlarını ancak aradan yıllar geçtikten ve toplumun artık bu sırları anılarda ilginç nostaljiler olarak kabul edebileceği bir konuma erişmesinden sonra gıdım gıdım açıklıyor. Bunun yanı sıra hiç açıklanmayan sırlar ise elbette hep oluyor. İşte bu hiç açıklanmayan sırlar üst üste birikerek devletin zırhını oluşturuyor. Oysa bu zırh devletin kabuk bağlamış yarasının ta kendisi.</p>
<p>&#8220;Açıklanmaması gereken hususları açıklamayı, devlet adamı ciddiyetimle bağdaştırmam&#8221; diyor Devletlü.</p>
<p>Peki de, sır saklamayı devlet adamlığının erdemi olarak kabul eden zihniyet, kendisine yönelik tehditleri çözebilmek ve bertaraf etmek için geleneksel ve ithal sır çözme metodlarını &#8220;İşkenceyle insanları öttürme&#8221;de pervasızca kullanıyorsa ve o alçak metodların devlet sırrı olarak kalması için inatla çabalıyorsa, &#8220;İnsan hakkı&#8221;nın olmadığı noktada &#8220;Devlet hakkı&#8221; olarak görülen bu sır saklama anlayışını kim yargılayacak, hangi metod çözecek?</p>
<p>Ya da, devlet sırlarına sahip olma ayrıcalığı devlet adamı yapıyorsa insanı, &#8220;Devlet adamı olma hakkı sadece size mi ait? Herkese açıklayın da, herkes de ersin devlet adamlığına&#8221; diye sormayacak mı bu halk?</p>
<p>Ama asıl komedi devletin sır diye sakladığı olayın cümbür cemaat herkesin dilinde olması. Devletin ağzı ne denli sıkıysa, halkınki o kadar gevşek. Herşeyi görüyor, herşeyi biliyoruz aslında ve parmağımızı uzatmış haykırıyoruz çocuk saflığımızla&#8230;<br />
&#8220;Aaa… Kral çıplak… Kral çıplak&#8221;.</p>
<p>Artık bildiklerimizi, bilmediğimiz flaşlar olarak her sabah gazete sayfalarında, her akşam televizyon ekranlarında, &#8220;Arkası yarın&#8221; mükerrerliğinde yutturmalarından sıkıldık. Sivil örgütleriyle, medyasıyla ve demokrasiye susamış kesimleriyle artık hepimiz bir hukuk devleti ve temiz toplum arzuluyoruz.<br />
Bunun için devletin öncelikle sırlarından arınması gerekiyor. İşte MİT-Yargıtay-Çakıcı ilişkisinde de neredeyse artık sır mır kalmadı. Kala kala bir sırrın donu kaldı. İndirin onu da aşağı.</p>
<p>Hey gidi çocukluğum benim&#8230; Hey gidi masum çıplaklığım.</p>
<p>Hrant DİNK<br />
Birgün / 26 Ağustos 2004</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hrantdink.biz/tr/?feed=rss2&#038;p=709</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çaresizliğimizin Meşrulaşması (*)</title>
		<link>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=707</link>
		<comments>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=707#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 14:19:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yazilar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazilar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hrantdink.biz/tr/?p=707</guid>
		<description><![CDATA[Aslında bizi bize bırakıp da aklımızı bloke etmeseler düz mantığımıza göre herşey çok açık ve yargımız da hayli net. &#8220;Bu ilişki pis bir ilişki. MİT, Yargıtay ve mafya arasında yaşanmış olan bu ilişkinin hesabı firesiz verilmeli ve tüm ayrıntılarıyla açığa çıkarılmalı ki bundan sonra bu tür ilişkilere tevessül etmeye yelteneceklere bir ders olsun ve yeltenemesinler.&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aslında bizi bize bırakıp da aklımızı bloke etmeseler düz mantığımıza göre herşey çok açık ve yargımız da hayli net.</p>
<p>&#8220;Bu ilişki pis bir ilişki. MİT, Yargıtay ve mafya arasında yaşanmış olan bu ilişkinin hesabı firesiz verilmeli ve tüm ayrıntılarıyla açığa çıkarılmalı ki bundan sonra bu tür ilişkilere tevessül etmeye yelteneceklere bir ders olsun ve yeltenemesinler.&#8221;<span id="more-707"></span></p>
<p>Diğer taraftan ama, tanıklıklarıyla hayli tecrübe kazanmış olan mantığımız düzlüğünü yitirmiş ve hayli de karmaşık bir ortama çökmüş durumda. Afallamış aklımız diyor ki:<br />
&#8220;Bu işler böyle gelmiş böyle gider. Bu ilişkiler bizim ülkemizin asıl gerçeğidir ve bunlara hiç kimse hiçbir şey yapamaz.&#8221;</p>
<p>Genellikle derinlerde buluşmayı yeğleyen Devlet ve mafya arasındaki bu tür ilişkilerin en tehlikeli yanı, arada bir su yüzüne çıkıp görünür hale gelmeleridir. Su yüzüne çıktıklarında kafalarından tutup da en diplerine kadar inip bu ilişkinin kökünü kazıyabilecek basireti göstersek eyvallah. Can kurban, bu ilişkiyi ortaya çıkaran ve üzerine yürüyenlere.<br />
Ama öyle olmuyor işte, öyle olmuyor&#8230; Yaşadıklarımız hep aynı nakarat&#8230; Birkaç gün bu ilişkinin tefrikalarıyla dolu gazete sayfaları ve televizyon ekranları&#8230; Ardından sıradan bir soruşturma&#8230; Ardından yine bir suskunluk dönemi ve yeniden yeraltına dönüş&#8230;<br />
Ve işte sonuç:<br />
Mafya&#8217;dan bir meşrulaşma hamlesi daha.</p>
<p>Ülkemizin tarihi bu tür ilişkilerin görünür hale gelişinin ama kendilerine hiç dokunulamayışının sayısız örnekleriyle dolu. 90 yıl önceki Ermeni katliamında da Teşkilat-ı Mahsusa&#8217;nın oynamış olduğu o bilinen rol bugün meşru hale getirildiği içindir ki şunun şurasında daha birkaç yıl önce yaşadığımız &#8216;Susurluk pisliği&#8217;nin de önünü alamadık. Susurluğu çözemezdik çünkü 90 yıl önceki Teşkilat-ı Mahsusa&#8217;yı çözmemiştik ve mahkum etmemiştik.<br />
Bu gün de yine gündemdeki ilişkiyi çözemeyiz çünkü birkaç yıl önceki Susurluğu çözemedik. Bir öncekini çözemememiz bir sonrakinin devamlılığına meşruluk kazandırdı.</p>
<p>Televizyon ekranlarımız bu tür pis ilişkilerin meşruluğuna bizleri özendirecek dizi filmlerle dolup taşıyor. Bu filmler aslında düz mantığımızın en masum halini iğdiş etmekten ve iğrenerek izlememiz gereken pis ilişkileri hayranlıkla izler hale dönüştürmekten ve çaresizliği kanıksatıp mafyacılığı özendirmekten başka bir işe yaramıyorlar.</p>
<p>Demem o ki, Devlet&#8217;in derinliğiyle mafyanın derinliği bu türden gizli buluşmalarını zaman zaman afişe ettirerek bizlerin düz aklını bir tür antrene ediyor, dokunamadığımızı güçlü görmemize ve o güce özenmemize alıştırıyor. Ve bu haliyle de aslında çaresizliğimizi meşrulaştırıyor.</p>
<p>Mafyanın gücünün ve Devlet&#8217;in kimi organlarıyla ilişkisinin meşrulaşmasıyla, çaresizliğimizin meşrulaşması arasındaki yarış atbaşı gidiyor aslında. Biz ne denli çaresiz kalırsak bilinmeli ki Devlet&#8217;in bazı organlarıyla-mafya ilişkisi o denli güçleniyor. Ya da benzer bir deyişle, Devlet&#8217;in bazı organları mafyayla ilişkili kaldıkca biz de o denli çaresizleşiyoruz.</p>
<p>(*) Bu yazıyı geçen Salı yayınlamak üzere Birgün’e gönderdim. Salı günü yayınlanamadı çünkü Birgün Hukuk Bürosu yazının kimi bölümlerine müdahale etme gereği duydu. Yazıyı geri çektim ve gereken müdahaleyi yaptıktan sonra Cuma günü tekrar yayınlanması için gönderdim. Yazım Cuma günü de yayınlanamadığı gibi aynı gün daha önce yine Birgün’de yayınlanmış olan “Buyrun yoldaş olalım” başlıklı yazım ikinci kez yayınlandı. Gazetedeki arkadaşlara sorduğumda nedenini dalgınlık olarak açıkladılar. Ben yine de hem kendi adıma hem de gazete çalışanları adına okurlarımızdan özür diliyorum.</p>
<p>Hrant DİNK<br />
Birgün / 23 Ağustos 2004</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hrantdink.biz/tr/?feed=rss2&#038;p=707</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kalanlar Üzerinden</title>
		<link>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=705</link>
		<comments>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=705#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 13:48:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yazilar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazilar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hrantdink.biz/tr/?p=705</guid>
		<description><![CDATA[Ermeni dünyası 1915&#8242;in 90. yılını anma hazırlığında. Bir yıla yayılacak anma etkinlikleri muhtemelen bugüne kadar yapılmışlardan belki bir miktar daha fazla ses getirecek ancak görünen o ki pek de yeni bir sonuç yaratmayacak. Önemli iki hedef ise şimdiden gündeme yerleşmiş durumda. Amerika&#8217;daki Ermeni Diasporası 90. yılın ana eksenine bugüne kadar 1915&#8242;e &#8216;soykırım&#8217; demeyen Bush&#8217;u devirmeyi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ermeni dünyası 1915&#8242;in 90. yılını anma hazırlığında. Bir yıla yayılacak anma etkinlikleri muhtemelen bugüne kadar yapılmışlardan belki bir miktar daha fazla ses getirecek ancak görünen o ki pek de yeni bir sonuç yaratmayacak. Önemli iki hedef ise şimdiden gündeme yerleşmiş durumda.<span id="more-705"></span> Amerika&#8217;daki Ermeni Diasporası 90. yılın ana eksenine bugüne kadar 1915&#8242;e &#8216;soykırım&#8217; demeyen Bush&#8217;u devirmeyi ve yerine &#8216;soykırım&#8217; diyeceğini ilan eden Kerry&#8217;i desteklemeyi oturturken, Avrupa Diasporası da tüm performansını Türkiye&#8217;ye müzakere tarihi verilmemesi yönünde harcayacak. Bu iki çaba dışında öyle görünüyor ki etkinlikler klasik, soykırımı tanıtma çabaları, anma toplantıları, konferanslar ve yeni yayınlarla kendini gösterecek. Yeni söylemlere, yeni arayışlara ve yeni üsluplara muhtemelen yine yaşam hakkı tanınmayacak.</p>
<p>Oysa 90. yıl tam da yeni açılımların aranmasına vesile olamaz mı? Ne yapmalı da sorunu konuşulabilir bir zemine çekmeli, ne yapmalı da tarafları bir normalleşme sürecine sokmalı? Bunun tek ve en önemli seçeneği, sorunu asli mekanına, bu topraklar üzerine çekebilmek ve tartışmayı doğrudan bu halklar arasında geliştirmek. Böylesi bir adım için herşeyden önce Türkiye&#8217;nin kararlı olması gerekiyor ama yazık ki bu yönde bir kararlılık yok. Aksine Türkiye bildiği o klasik yöntemler dışında bir davranış sergilemiyor ve bir tür sorunun sorumluluğundan kaçıp sadece kendi söylediğine kendisini inandıracak bir sürecin içinde bocalayıp duruyor.</p>
<p>&#8220;1915&#8242;i yeni açılımlarla nasıl konuşabiliriz?&#8221; sorusu hayli önemli. Sorunu biraz da ölen ve öldürülenler üzerinden değil de kalanlar üzerinden konuşmak yeni bir yöntem olabilir mi mesela? Öyle ya, 1915&#8242;te ölenlerin yanısıra kalanlar da oldu. Neydi bunların sayısı? Onlara ne oldu, ne kadarı Diasporaya gidebildi, ne kadarı bu ülkede kalıp yaşamını devam ettirebildi? Devam ettirebildiyse, hangi şartlar altında devam ettirdi? Hepsi mi Müslümanlaştı/rıldı? Müslümanlaşanlar ve Müslümanlaştırılanlar daha sonra bölgelerinde nasıl bir yaşam içinde oldular, onların bugünlere ulaşan kuşakları ne gibi bir kimlik idraki içindeler? Ve daha bir dizi benzer soru üzerinden 1915&#8242;i niçin konuşamayalım? Kurtulanlar ve kurtaranlar üzerinden niçin insana has dramlarda ortaklaşmayalım?   Ama bir Sabiha Gökçen haberimize gösterilen infial ve tepki de çok net olarak ortaya koydu ki Türkiye&#8217;de 1915&#8242;i ölenler üzerinden konuşmak belki mümkün olabilir ama kalanlar üzerinden konuşmak asla mümkün değildir.</p>
<p>Sanıyorum Ermeni dünyasında da kalanlar üzerine konuşmak bir hayli güç. Bir ay önce gerçekleştirdiğim son Yerevan gezimde yaptığım araştırmalardan edindiğim sonuç o ki kalanlar üzerine bir akademik araştırma orada da yok ve olmasına da pek gönüller razı değil. Tanınmış bir Ermeni tarihçinin konuya ilişkin yaklaşımı, bilmem beni çarptığı kadar sizi de çarpacak mı? &#8220;Kalanlar üzerine bir araştırma yapmış değiliz. Üstelik biz kalanların hiç de az olmadığını düşünüyoruz. Ancak bu konuda bir araştırma yapmayı da gereksiz buluyoruz. Sonuçta bizim birbuçuk milyon Ermeni&#8217;nin öldürüldüğüne ilişkin resmi bir tezimiz var. Bu tezi sıkıntıya düşürecek gereksiz bilgilere ihtiyacımız yok!&#8221; Anlaşılan o ki bu zihniyet için de kalanların ölenlerden bir farkı yok. Kalanlar onlar için zaten yaşamıyor.Oysa bu topraklar halen onların torunları ve torunlarının torunlarıyla dolu ve onlar halen yaşıyor.</p>
<p>Hrant DİNK<br />
Birgün / 16 Ağustos 2004</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hrantdink.biz/tr/?feed=rss2&#038;p=705</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yanlışın Asıl Sahibi</title>
		<link>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=703</link>
		<comments>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=703#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 13:44:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yazilar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazilar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hrantdink.biz/tr/?p=703</guid>
		<description><![CDATA[Azınlıkların hak aramasını &#8216;ödün talebi&#8217; sayan tetikteki güçler işte yine fırsatı yakaladılar ve kendilerinden beklenen kuru gürültüyü kopardılar. Onlara bakarsanız &#8220;Dini Azınlıklar ödün peşinde&#8221;. Aradıkları fırsat Fener Rum Patriği Bartholomeos’un Reuters Ajansı’na verdiği beyanat. İktidarıyla muhalefetiyle çullanmaya başladılar. Hep bir ağızdan Patrik Bartholomeos&#8217;a haddini bildirmeye, onunla da yetinmeyerek Dışişleri Bakanı Abdullah Gül&#8217;e bir süre önce [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Azınlıkların hak aramasını &#8216;ödün talebi&#8217; sayan tetikteki güçler işte yine fırsatı yakaladılar ve kendilerinden beklenen kuru gürültüyü kopardılar.<br />
Onlara bakarsanız &#8220;Dini Azınlıklar ödün peşinde&#8221;.<span id="more-703"></span><br />
Aradıkları fırsat Fener Rum Patriği Bartholomeos’un Reuters Ajansı’na verdiği beyanat. İktidarıyla muhalefetiyle çullanmaya başladılar.<br />
Hep bir ağızdan Patrik Bartholomeos&#8217;a haddini bildirmeye, onunla da yetinmeyerek Dışişleri Bakanı Abdullah Gül&#8217;e bir süre önce Ermeni toplumunun sorunlarını içeren bir mektup teslim eden Patrik Mutafyan&#8217;ı da hedeflerine katarak, yeni bir &#8221;Bu azınlıklar yine çok olmaya başladı&#8221; kampanyası yaratmaya başladılar.<br />
Yaşananı yine en iyi anlatan atalarımızın o muhteşem deyişi:<br />
&#8221;Biri bir kuyuya bir taş attı, kırk akıllıya iş çıktı.&#8221;</p>
<p>***<br />
Gerçi Patrik Bartholomeos &#8221;Öyle demedim&#8221;, Reuters ajansı da &#8221;Öyle demedi, biz abarttık&#8221; şeklinde açıklamalar yapmış olsalar da tarihin gazete sayfalarına bir kez daha kazındı ki &#8221;Bu gayrımüslim azınlıklar sürekli Türkiye dışındaki güçlerden yardım bekliyorlar ve bu halleriyle de tehlikeli birer unsur olmayı sürdürüyorlar.&#8221;<br />
Ne demiş Bartholomeos?<br />
&#8221;Türkiye&#8217;de din özgürlüğü kısıtlı, ruhban okulu bile Avrupa Birliği’nin baskısıyla açılıyor.&#8221;<br />
Bartholomeos &#8221;Öyle demedim&#8221; dediğine göre demediğini kabul etmek gerekir.<br />
Ama burada asıl önemli olan bu tesbitin yanlış olup olmadığı.<br />
Peki Bartholomeos&#8217;un deyip ya da demediği tesbit yanlış mı?<br />
Herkes elini vicdanına koysun ve lütfen öyle cevaplasın.</p>
<p>***<br />
Şu gerçeğin altının iyice çizilmesi gerek:<br />
Türkiye&#8217;deki gayrımüslim  azınlıkların öteden beri çok yaşamsal sorunları var ve Devlet bu sorunları çözmek için bugüne değin kılını bile kıpırdatmadı.<br />
Azınlıklar bu sorunlarını otuz yıldır hemen her yıl hem de birkaç kez hem yazılı hem de sözlü olarak Ankara&#8217;ya Başbakanlara, Cumhurbaşkanlarına raporlar halinde taşıdı. Ancak her seferinde bu raporlar sümen altı edildi.<br />
Dolayısıyla Azınlıklarının sorunlarını bu noktalara getiren ve tarihten ders almayan asıl sorumlu devletin kendisi. Üstelik Azınlıklarının sorunlarını Avrupa Birliği sürecine sokup, &#8221;Uyum yasaları&#8221; çerçevesinde değerlendirerek, Azınlık olsun Çoğunluk olsun bu ülke insanlarına bu onursuzluğu yaşatan yine bu ülkenin hükümetleri.</p>
<p>***<br />
Erdoğan hükümeti ise bir süredir tasvip edebileceğimiz bir söylemle Azınlıkların sorunlarının çözümünü Avrupa Birliği sürecinin dışında tutmaya özen gösteriyor. Bir yandan Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, son olarak da Bakan Çiçek ruhban okulunun açılması da dahil benzer Azınlık sorunlarının Avrupa Birliği süreciyle ilişkilendirmemek konusunda duyarlı davranıyorlar. Onların bu söylemlerinin gerçeği yansıtmadığını, Avrupa Birliği karşıtı iç kamuoyunu teskin etmeye yönelik olduğunu bilmemize rağmen kendimizi aldatmayı yeğliyor hükümetimizden Avrupa Birliği süreci dışında bir çözüm bekliyoruz ama&#8230;<br />
İşte hâlâ bekliyoruz&#8230;<br />
Yazık, Erdoğan Hükümeti de tarihten edindiği hatalı tecrübeyi matah bir tecrübeymiş gibi sürdürüyor ve sorunları çözmeme ve oyalama taktiklerini yineliyor.<br />
Bu tutumuyla da ama dış müdahalenin ekmeğine yağ sürmekten geri durmuyor.</p>
<p>***<br />
Biz Azınlıklar öteden beri hemen her cümlemizde bizim sorunlarımızın Avrupa Birliği ile ilişkilendirilmesinden duyduğumuz rahatsızlığı dile getirdik.<br />
Gerçi Avrupa Birliği sürecini destekledik ama kendi sorunlarımızın çözümünü Avrupa Birliği’nden beklemeyi onursuzluk saydık.<br />
Çünkü böyle bir yanlışa düşmenin bedellerinin çok büyük olduğuna tarih her zaman tanıklık etti.<br />
Ve çok şükür bizim tarih bilincimiz yerinde.<br />
Bu tarih bilincimiz bize bir kez daha gösteriyor ki yanlışın asıl büyüğü devlete düşüyor ve devlet geçmiş yanlışlarını ne yazık ki sürekli tekrarlıyor.</p>
<p>Hrant DİNK<br />
Birgün / 12 Ağustos 2004</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hrantdink.biz/tr/?feed=rss2&#038;p=703</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Çokkültürlülüğün Bedeli</title>
		<link>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=701</link>
		<comments>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=701#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 13:39:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yazilar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazilar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hrantdink.biz/tr/?p=701</guid>
		<description><![CDATA[Adalarda bu yıl başlatılan kültürel festivalin ana teması çokkültürlülüktü. Vecdi Sayar’ın her zamanki titizliğiyle organize ettiği organizasyon boyunca değişik kültürlerin varlığı ve ahengi yansıtıldı. Gerçekten de Adalar Türkiye’nin geçmişten günümüze kalabilmiş geçmiş çokkültürlülüğünün ön vitrini. Gerçi vitrinin gerisindeki bugünkü Türkiye’de vitrindeki o çeşitlilikten pek eser yoktur ama görüntüyü kurtarmak adına da olsa vitrin hayli zengin. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Adalarda bu yıl başlatılan kültürel festivalin ana teması çokkültürlülüktü.<br />
Vecdi Sayar’ın her zamanki titizliğiyle organize ettiği organizasyon boyunca değişik kültürlerin varlığı ve ahengi yansıtıldı.<span id="more-701"></span><br />
Gerçekten de Adalar Türkiye’nin geçmişten günümüze kalabilmiş geçmiş çokkültürlülüğünün ön vitrini.<br />
Gerçi vitrinin gerisindeki bugünkü Türkiye’de vitrindeki o çeşitlilikten pek eser yoktur ama görüntüyü kurtarmak adına da olsa vitrin hayli zengin.<br />
Hatta Heybeliada’daki “Üç kadın konseri”nde Kürtçe parça seslendirilmesini protesto eden ve olay çıkaran milliyetçi kesimin varlığı bile gölgeleyemez bu görüntüyü.<br />
Sonuçta onların bu davranışı da kültürel bir hal ve Türkiye’deki  çokkültürlülüğün bir parçası.</p>
<p>***<br />
Festival kapsamındaki panelde ‘çokkültürlülük’ kavramını tartışırken sanıyorum Etyen Mahcupyan da ben de biraz ada sakinlerinin canını sıktık.<br />
mazur görsünler bizi, işimiz bu. Kavram kargaşası yaratmak, insanların gerekiyorsa canını sıkmak ve becerebilirsek eğer biraz düşünmeye sevketmek&#8230;<br />
“Çokkültürlülüğün aslında çok da matah bir kavram olmadığını ve eğer bu kavramın asıl gerekliliği olan demokrat duruş sergilenemiyorsa tehlikeli bir virüs gibi olumsuz rol oynayacağını” dile getirdi Mahcupyan.<br />
Haklıydı çünkü adalılar bu virüsten bir hayli muzdaripti.</p>
<p>***<br />
“Sadece haftanın beş günü çokkültürlülüğe sempatiyle bakabildiklerini, ancak Cumartesi ve Pazar günleri adalar İstanbulluların akınına uğradığında bu çokkültürlülüğe tahammül gösteremediklerini” anımsattım ben de konuşmamda.<br />
Adalıların canını acıtacak bir benzetme de yaparak münafıklığımın gereğini tamamlamış oldum.<br />
“İşte dedim Avrupalılar da bizi aynen bizim hafta sonu adalara akın edenleri gördüğümüz gibi görüyorlar. Türkler de işte böyle doluşup doluşup Avrupaya akın edecekler ve onların rahatını bozacaklar gibi değerlendiriyorlar.<br />
Eğer, onlar bu duruşlarında haklıysa sizler de onlar gibi haklısınız, yok eğer onlar haksızsa sizler de haksızsınız.”</p>
<p>***<br />
Artık yeryüzünde kurtarılmış bir uygarlık yaratmak ve bunu yaratamayanlardan bağımsız yaşamak olanak dışı.<br />
İstediğiniz kadar uygarlaşın, diğer insanları da ortak edemiyorsanız buna, vay gelmiş sizin uygarlığınızın başına.<br />
Kimileri okyanuslar aşıp uygarlığınızın göstergesi İkiz Kuleler’inizden mutluluğunuzun ortasına “güm” diye dalabiliyor, kimileri doluştukları gemilerden kurtarılmış adacıklarınızın kıyılarına patır patır dökülerek “Hey biz de varız bu dünyada”yı sürekli anımsatabiliyor.</p>
<p>***<br />
“Uygar ve çokkültürlü” olmanın bir bedeli var.<br />
Bu askerinin Irak’larda ne işi olduğu sorgulamayan Amerika halkı için de böyle&#8230; Dünyanın birçok bölgesinde açlık ve yoksulluğun bu denli artmasında kendi ülkesinin payını sorgulamayan Avrupa halkları için de.<br />
Keza Cumhuriyet tarihini boyunca Doğu ile Batı arasındaki dengesiz gelişmeye dur demeyen Türkiye halkı için de aynı.<br />
Peki bugüne değin istediği zaman ekmeğin fiyatına zam yapan  fırının bu tutumuna tepki koymayan, adasının tepesine manyetik zehir saçan antenler çakılırken sesini çıkarmayan, koca adada niçin birkaç tane umumi tuvalet yapılmadığını sorgulamayan adalılar için de geçerli değil mi?<br />
Uygarlık ve çokkültürlülüğün aslında coğrafik bir sınırı yok. Uygarlık ne Batı’da ne Doğu’da ne de adalarda.<br />
Uygarlık önce kafalarda&#8230; Kafaların demokrat duruşunda.<br />
Gerçek çokkültürlülüğün bedeli hayli ağır.<br />
Aşkolsun bu bedeli ödeyebilenlere.</p>
<p>Hrant DİNK<br />
Birgün / 09 Ağustos 2004</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hrantdink.biz/tr/?feed=rss2&#038;p=701</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bakan Çelik&#8217;e Çağrı</title>
		<link>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=699</link>
		<comments>http://www.hrantdink.biz/tr/?p=699#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 13:36:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>yazilar</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazilar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.hrantdink.biz/tr/?p=699</guid>
		<description><![CDATA[İçeriği ve kapsamı tam manasıyla doldurulmuş ve herkes tarafından kabul görebilecek bir “Yurttaşlık” kavramı, yeniden gözden geçirmemiz ve benimsememiz gerekenlerin başında geliyor. Siyasilerimizin sıkca kullandığı bir sözden başlayalım. Özellikle Kürt sorununda, “Onlar da bizim birinci sınıf vatandaşımızdır. Kendilerini zorla azınlık konumunda görmelerinde bir mana yoktur” cümlesi ağızlardan hiç düşmüyor. Bir kez edilmiş olsa, “Dil sürçmesidir” [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İçeriği ve kapsamı tam manasıyla doldurulmuş ve herkes tarafından kabul görebilecek bir “Yurttaşlık” kavramı, yeniden gözden geçirmemiz ve benimsememiz gerekenlerin başında geliyor.<br />
Siyasilerimizin sıkca kullandığı bir sözden başlayalım.<span id="more-699"></span><br />
Özellikle Kürt sorununda, “Onlar da bizim birinci sınıf vatandaşımızdır. Kendilerini zorla azınlık konumunda görmelerinde bir mana yoktur” cümlesi ağızlardan hiç düşmüyor. Bir kez edilmiş olsa, “Dil sürçmesidir” deyip geçeceğim. Ama hayır öylesi değil&#8230; “Birinci sınıf vatandaş” tanımlaması her defasında üzerine basa basa tekrarlanıyor.</p>
<p>***</p>
<p>Ve düz mantık hemen soruyor:<br />
Sahi ülkemizde başka bir sınıf yurttaş daha mı var? Varsa kimler onlar?<br />
‘Birinci sınıf olmayanlar’dan, Türkiye’de yaşayan yabancılar kastediliyorsa eğer, onların zaten Türkiye Cumhuriyeti kimliği yok. Yurttaş değiller.<br />
Peki, kimler kalıyor geriye?</p>
<p>Azınlıklar olabilir mi mesela?<br />
İlk bakışta söylemin satır arasından böyle bir sonuç çıkarmak olası.<br />
Ancak azınlıklar hatta Haymatloslar ya da Çingeneler, hepsi de Türkiye Cumhuriyeti kimliği taşıdığına göre, onlar da yurttaş kapsamı içinde değiller mi?</p>
<p>***</p>
<p>Siyasilerimiz özellikle Kürtler’i kastedip “Onlar bizim birinci sınıf vatandaşlarımız” derken, kucaklayıcı hoş bir iltifatta bulunuyorlar elbet.<br />
Ancak sanıyorum bu söylemle ciddi bir de suç işliyorlar. Söylem her şeyden önce Anayasa’nın “Hiç kimse sınıf farkı yaratamaz” maddesine aykırı!<br />
Söyleyin Allahaşkına, “Birinci sınıf yurttaş” derken “ikinci” ya da ardındaki diğer sınıfların varlığına da işaret edilmiş olunmuyor mu? Eğer başka sınıf yurttaşlar yoksa (Sanıyorum “Yok” denilecektir), bu konudaki söylemlere daha dikkat edilmesinde yarar yok mu?<br />
Her yurttaş eşitse, “Anayasal vatandaş”sa, yurttaşın önüne “Birinci sınıf” vurgulamasını oturtup da ikinci sınıfların da olduğunu ima eden söylemlere itibar etmek niye?<br />
Önü-arkası gereksiz sıfatlardan ve tanımlamalardan ayıklanmış saf “Yurttaş” daha kucaklayıcı değil mi?<br />
Kulağa hoş gelse de içi boş sözleri terketmek ve doğru sözlerin içini doğrularla doldurmak gerekiyor artık&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>Yurttaş kavramının kucaklayıcılığını benimsiyorsak eğer, ilk yapmamız gereken de ders kitaplarında yer alan birçok ayrımcı vurgulamaları temizlemek ve ortadan kaldırmak olmalı.</p>
<p>İşte size bir örnek:<br />
Lise Milli Güvenlik kitabının “Türkiye Cumhuriyeti Üzerine Oynanan Oyunlar” bahsinde değerlendirilen ve “Bölücülük faaliyetleri” kısmında işlenen “Lozan Barış Antlaşmasına Göre Ülkemizdeki Azınlıklar Kimlerdir?” paragrafında aynen şu ibareler yer alıyor: (Sayfa 97)<br />
“Hangi dinden ya da ırktan (Rum, Ermeni vs&#8230;) olursa olsun herkes Türk vatandaşı kabul edilmekte ve kanunlar önünde eşit muamele görmektedir&#8230; Bu durum, 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarımızda da teminat altına alınmıştır.”<br />
Buraya kadar iyi&#8230;</p>
<p>Peki ardından gelen şu cümleyi neye yoracağız?<br />
“Türkiye’de, %95’in üzerinde büyük bir çoğunluk binlerce yıldır aynı kaderi paylaşmakta, aynı kültür ve amaç içerisinde yoğrulmaktadır.”</p>
<p>***</p>
<p>Şu sıralar çağdaş bir eğitim anlayışı için çalışmalar yapıldığını söyleyen Milli Eğitim Bakanı’mıza sormak gerekmez mi. “Kim bu %95’in dışında kalanlar?” diye.<br />
“Birinci sınıf yurttaş” ya da “Aynı kaderi paylaşan %95” tanımlamaları aslında aynı sakat zihniyetin ürünleri.</p>
<p>Bu zihniyetin değişitirilmesi gerekiyor ve bir görev de Milli Eğitim Bakanı’na düşüyor.<br />
Lütfen bu satırları kaldırın sayın Bakan&#8230; Ders kitabında Anayasa’ya göre suç işleniyor, yurttaşlar arasında ayrımcılık yapılıyor.</p>
<p>Hrant DİNK<br />
Birgün / 03 Ağustos 2004</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.hrantdink.biz/tr/?feed=rss2&#038;p=699</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

