Hoş Gidişler Ola…(*)

21. yüzyılın en büyük projesi olan Avrupa Birliği’ne doğru kimi zaman yavaş kimi zaman süratle yol alıyoruz ve işte önemli bir dağı daha aştık.

Bundan sonrasında artık demokratik kazanımlarımızı korumaya ve geliştirmeye çalışacağız.

Yolun açık olsun Türkiyem… Yolun açık olsun

Bundan böyle artık kendini toplumun üzerinde konumlamış bir devlet anlayışı ve pratiğinin geride bırakılması gerekir.

Kendisinde herhangi bir etnisiteye, dine veya belirli bir gruba has özellikleri diğerlerine dayatma hakkı görmeyen uygar ve demokratik bir siyasal örgütlenmeyi hep birlikte yaratmalıyız.

Bu siyasal örgütlenmeye esas alınacak kamu kavramının, bütün insanlığa şamil, kabul edilebilir bir çerçeve içinde olması gerekir ve bu, daha büyük bir kamu, yani “insanlık” ile çelişki içinde olmamalıdır.

Bu, aynı zamanda kültürlerarası etkileşim ve kültürlerin birbirlerine açılma imkânını gerekli kılan bir bakış açısıdır.

Burada tek dikkat etmemiz gereken nokta, küreselleşme adıyla dolaşıma giren çokkültürlülüğün bir kültürel çeşitlilik ve zenginleşme çağrışımı yapıyor görünse de, esasen insanların çoğunluğunu birtakım ‘ast’ kültürler içine hapseden ve bunların üzerinde belirli bir kesimin ayrıcalıklar dünyasını yaratan küresel ölçekte bir düzenleme ihtimali ve eğilimini de içermesidir.

İşte her an bu ‘üst’e karşı da gardımızı tetikte tutmalıyız.

İnsanların kendi yaşam tarzlarını ve kültürlerini tercih etme, kurma ve anadillerini her alanda serbestçe kullanma haklarının önündeki her türlü engeli kaldırmalıyız. Unutmamalıyız ki, Devlet’in kimlik belirleme, tanımlama ve empoze etme yetkisi yoktur. Vatandaşlık, içi belirli bir kimlik ve kültür tarifiyle doldurulabilecek bir kavram değil, mevcut ve mümkün bütün kimlik ve kültürleri eşit derecede güvence altına alacak bir statüdür. Devlet de sadece kişilerin veya grupların bu haklarını kullanmalarına yönelik tehdit ve benzeri girişimleri bertaraf etme yükümlülüğü altındadır.

‘Çoğunluk’ olarak tarif edilen kültür, ‘Azınlık’ olarak gördüğü diğer kültürlerle arasındaki eşitsizlik ilişkisini gidermeli, oluşmuş olan tahribatın bilincine varmalı ve kendisiyle hesaplaşmalıdır. Irkçı, dışlayıcı, tahakkümcü, etnik merkezci her türlü söylem ve pratiğin, güce tapınmayı esas alan her türlü anlayışın, devlet ve toplum yaşamından tasfiyesi, uygar ve barışçı bir topluma gidişte önşarttır.

Hukuk sisteminin, Anayasa başta olmak üzere, günlük yaşamı düzenleyen mevzuatın da bu bakış açısıyla köklü bir şekilde yeniden ele alınması ve düzenlenmesi gerekir.

Uluslararası insan hakları hukuku, önemli bir kaynak olarak kullanılmalıdır. Avrupa Birliği’ne adaylık süreci bu çerçevede önemli imkânlar içermekte.

AB’ye katılım sürecini geciktirmek veya sekteye uğratmak için Avrupa sağının kullanma eğiliminde olduğu ve Türkiye’de kimi çevrelerin işine gelen milliyetçi ve ayrımcı provokasyonlara karşı uyanık olunması şart. Türkiye, şimdiye kadar toplumun zengin kültürel birikimi taşımasına ve temsil etmesine engel olan devlet tasarruflarını ve egemen tarih anlayışını ortadan kaldırarak bu zenginliği bu geniş kurumsal çerçeve içinde AB’ye taşımalıdır.

Dayatmacı, statükocu ve çatışmacı zihniyetler artık uçurumun dibine doğru gidedursun…

Ülkem insanlığın en büyük barış projesine doğru yoluna devam ediyor.

Hoş gidişler ola… Hoş gidişler ola.

*Bu yazıyla geçen yıl İHD ve İnsan Hakları Vakfı’nın ortaklaşa olarak düzenlediği iki günlük konferansta benim de dahil olduğum atölye çalışmasının ürettiği düşünceleri bir kez daha yinelemekten onur duyarım.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (07.10.2004)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk