Kertenkele Abdullah

Yeniçağ gazetesi “Hoş gidişler ola…” başlıklı Cuma günkü yazımı manşetine taşıyarak “Ermeniye bak” başlığıyla Atatürk’e dil uzattığımı iddia etmiş, kendi algılamasından hareketle de durumdan vazife çıkartıp ırkçı saldırılarına bir yenisini daha eklemiş.

Gerçi bu çevrelerin gözüne batmak için illa birşeyler yazıyor olmanız da gerekmiyor. Eğer Ermeniyseniz ve bu kimliğinizle varlığınızı ortaya koymaya çalışıyorsanız bu bile onlar açısından başlıbaşına isyan edilesi bir sebep olmaya yeterli.

Alışmışlar bir kez ses çıkarmayan Ermeni’ye; şimdi Hrant gibi kendi kimliğinin onuruyla hareket edenler fena geliyor gözlerine.

Her neyse… Olan biten her anımsadığımda buruk bir acı hissettiğim yaşanmış öyküyü bir kez daha anımsattı.

Paylaşmak isterim.

Yıl 1918, Süphan Dağı’nın eteklerinde bir köy.

Zor kaçmıştı olan bitenden. Dar sığınmıştı Peltekler’den İsmail’in köyüne.

Herkeslerin herkeslerden kaçtığı, herkeslerin birbirinin çaresizliğine sarıldığı yıllardı.

Karışmıştı köylünün arasına yaşayıp gidiyordu işte….

Zararsızdı da Allah için.

Ağılın bir köşesinde yuvalandığı karanlık sığınak, örme duvardaki iki taş arasındaki ince yarık kadardı sanki.

Hani kertenkeleler olur ya o aralıkların ağzında… Hani bir ses duyarlar da birden dalarlar yarığa.

Tam öyle işte.

Gizlenerekten yaşar giderdi.

Arada bir günyüzüne çıkar, yüreği insaf tutanların yanına varır, harmanın ucundan tutar, dökebildiği kadar ter döker, iki dilim ekmek yer, sığınağına geri dönerdi.

Toprağın kan kustuğu zamandı, her bir gayret ıccığ daha yaşamak içindi.

Köylünün yanında yeni adı Abdullah’tı… “Allah’ın gönderdiği”.

Allah’ın unuttuğu bir delikte yaşayıp gidiyordu işte.

Ta ki Pelteklerden İsmail’in sondan üçüncü oğlu Memo duvar dibinde Abdullah’ı işerken görene kadar.

İsmail, eğilmiş, ferfecir gözlerini dipten Abdullah’ın “İt ölüsü” çüküne dikmiş, hınzır hınzır kıkırdıyordu.

Zıplamasıylan bağıra bağıra koşması bir oldu İsmail’in.

“Koşun laaan” diye bağırıyordu İsmail… “Koşun laaan koşun, Abdullah’a bakın, vallah görmişem onunki kabuklu, onunki kabuklu.”

Derler ki Abdullah’ın duvarın dibinden ağıldaki sığınağına kaçışı tıpkı bir kertenkelenin kaçışı gibiydi…

Az sonra ağıla taşlar yağmaya başladı. Çoluğu çocuğu, genci yaşlısı toplanmış ağılı taşlıyorlar, “Çık ulan gâvur, kim olduğunu anladık, çık dışarı” diye bağırıyorlardı.

Bir süre sonra bağırışlar yakınlaştı, ayak seslerine dönüştü.

Ağılın kapısı açıldı.

İlk giren her daim Abdullah’ı korumuş olan Pelteklerin İsmail oldu, ardından da öbürleri.

İsmail ardındakileri durdurdu, bir adım öne atıldı.

“Nerdesin lo Abdullah gel ki seni kurtaram, uzat elini”.

İsmail’in eli Abdullah’ın uzattığı ele değdi değmesine ama birden irkilerek geri çekti.

Uzattığı kanlı bir deri parçasıydı.

İsmail ardındakilere döndü.

“Hadin lan, bırakın garibi, çıkıyoruz.”

Rahat kodular ondan kelli sünnetli Abdullah’ı… Dokunmadılar bir daha.

Çocukluğunda kertenkele avlayanlarınız bilir. Uzanıp tuttuğunuzda sadece kuyruğu kalır elinizde.

Yıl 2004, Yeniçağ “Ermeniye bak” diye manşet atmış.

Birileri yine kertenkele avına çıkmış besbelli.

Ve ben şimdi – yanlış değerlendirilmesin ürktüğümden ya da sindiğimden değil elbet- kendimi “Kertenkele Abdullah” gibi hissediyorum, iyi mi?

Mazur görün, sürüngenlik işte!

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (11.10.2004)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk