Arzudan Korkmak…

Dışişleri Bakanı Abdullah Gül demiş ki: “17 Aralık?ta çıkacak karar bizi tatmin etmezse orada bırakırız, tatmin ederse devam ederiz.”

Benzeri çıkışları Başbakan Erdoğan?dan da zaman zaman dinliyoruz.

“Alırsanız alırsınız, almazsanız siz bilirsiniz” şeklinde özetlenebilecek bu ifadeleri sadece siyasilerimizin kendi kişisel karakterlerinden kaynaklanan bir davranış biçimi olarak mı görmek lazım yoksa bu Devlet?in biçimlendirdiği politikanın zorunlu bir refleksi mi?

Gerçi bu tavır Avrupa’ya güvensizlikten mi yoksa kendine güvenden mi kaynaklanıyor ayırdetmek pek mümkün değil, ancak teslim etmek gerekir ki hayli cesur bir tavır ve de bir miktar işe yarıyor.

İşe yaradığı da Avrupa’nın bizden feci derecede korkmasından belli.

Bu korkuyu nasıl anlatayım bilemiyorum ama inanın Avrupa’yı fokur fokur kaynatıyor. Herkesi şimdiden Türkiye ateşi basmış durumda. “Ne yapacağız ne edeceğiz?” diye peşisıra toplantılar düzenliyor, ateşi ve korkuyu dindirmenin çarelerini arıyorlar.

Hafta başı işte bu toplantılardan birine katılmak için Berlin?deydik.

O denli korkutmuşuz ki adamları sadece ve sadece korkularından “Nasıl yapalım da şu Türkiye?yi aramıza alalım”ın hesabı içerisindeler.

Bir keyflendim ki demeyin gitsin.

“Korkun lan anasını satayım korkun” dedim içimden, “Siz korkmazsanız, bizi alacağınız yok.”

Sonra da tabi daha iyi anlamaya başladım sayın Gül’le sayın Erdoğan’ın niçin arada bir efelenip Avrupalılara korku saçtıklarını..!

Şaka bir yana, sayın Gül ile sayın Erdoğan’ın korkutma politikaları bir kandırmacadan ve kendi kendini aldatmadan ibarettir çünkü gerçek şöyle buyurur:

“Korkutmak aslında korkmanın ta kendisidir.”

Bu noktada Avrupalılar’ın korkusuna ara verip, aklımı sürekli kurcalayan başka bir hususu paylaşayım.

Bu denli iktidar alışkanlığı taşıyan oligarşik devlet sistematiğimiz nasıl olur da egemenliğinin bir bölümünü devretmek pahasına Avrupa Birliği gibi bir yönelime rıza gösterir? Nasıl olur da Avrupa Birliği?ne katılmak pahasına bunca yıl sürdürdüğü dayatmacı politikasını terketmeye boyun eğer?

Nedir onu bu çaresizliğe indirgeyen etken?

Batılı olma arzusu mu, Doğu’lu kalma korkusu mu?

Gerçekçi bir saptamayla Türkiye ve Avrupa Birliği’nin birbirlerini arzu ettikleri için değil, korktukları için istediklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Avrupa Birliği?ne giremeyecek bir Türkiye’nin geleceğin dünyasında stratejik bir önemsizliğe itilmesi, hatta ve hatta NATO gibi silikleşmiş bir organizasyonun dışında dahi kalması Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurmaylarının hesaba kattıkları bir olasılıktır ve oligarşik iktidarın kendi durduğu noktadan geri çekilme çaresizliğini açıklamayla da yakından ilgilidir.

Avrupa’nın dışında kalmış bir Türkiye’nin ise dünyanın ortasına fünyesi çekilerek atılmış “Medeniyetler çatışması”nın neresinde kalabileceğinin bilinmezliği, Avrupa’nın en büyük korkusudur ve Türkiye?yi Avrupa Birliği?ne almanın yegane gerekçesidir.

Türkiye ile Avrupa Birliği’nin ilişkilerini belirleyen ana etkenin karşılıklı bir “Arzu”dan kaynaklanmadığı, asıl belirleyici etkenin karşılıklı “Korku” olduğu tüm çıplaklığıyla ortadadır.

Bu ilişkinin motor gücü korku olduğu içindir ki de ilişkiler her iki taraf için hem vazgeçilmezdir ama aynı zamanda da ağırdır.

Tarafları birbirine araçları önden çeken ve “Arzu”yla çalışan bir motordan ziyade, arkadan ittiren ve “Korku”yla çalışan motorlar taşımaktadır.

Bu “Korku”yla çalışan motorları “Arzu”yla çalıştıran motorlara dönüştürmedikçe de yol bu gidişle hayli uzayacaktır.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (11.11.2004)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk