İlk Adımın Önemi

Kuşaktan kuşağa aktardığı travmasından kurtulamadıkça, Ermeni dünyasının huzurlu bir gelecek kurması mümkün gözükmüyor.

Tarihi sürecin kara bir kesitine takılı kalışı ifade ediyor bu travma. Ne yazık ki Ermeni dünyası o kesitten bir türlü bugüne taşıyamıyor kendisini.

“Ne yani o günleri unutalım mı?” diye haklı bir isyan gösterilebilir elbet.

Gereksiz bir isyan olur bu.

Travmadan kurtulmayı ve normalleşmeyi, ‘geçmişi unutmak’ olarak algılayanların bir yanılsaması sadece.

İnsan kendi tarihini nasıl unutabilir ki? Niçin unutsun ki?

Ancak bir ulusun bugünü ve geleceği sadece o kara kesitten beslenerek ayakta tutulmaya çalışılıyorsa, bu bir travma hali değil de ne?

İşte bunun için de doktorun, reçetenin ve tedavi şeklinin doğru seçilmesi, büyük önem taşıyor.

“Ermeni Sorunu’nun konuşulduğu alan, üçüncü ülkelerin parlamentoları olmamalıdır, bizzat olayların asli tarafları ve bizim topraklarımız olmalıdır” derken, tedavinin de nerede bulunabileceğine işaret etmek istiyorum aynı zamanda.

Peki, sadece iki halk arasında kurulacak bir diyalog, bu sorunu sorun olmaktan çıkarmaya yeter mi?

Cevabım çok net: “Evet, yeter ve başkaca da bir çare yok zaten.”

Hatta fazla optimist gözükse de, şunu dahi ifade etmekten çekinmem.

“İki ülke arasında önşartsız kurulacak normal ilişkiler ve diyalog öylesine mucizevi gelişmeler sağlayabilir ki, bir gün Türk tarafı Ermeniler’e ‘Gelin şimdi biraz da tarihimizi konuşalım’ dediğinde, Ermeniler’in ‘Sırası mı şimdi, bırakalım geçmişi, halklarımızı mutlu kılmak için başlattığımız ortak işlerimizle ilgilenelim’ demeyeceğini kim iddia edebilir?”

Bu söylemime şaşırabilirsiniz belki. Ama ne yapayım ki bu diyalog coşkusu beni böylesi uçmalara bile sürükleyebiliyor.

Türk ve Ermeni halkları arasındaki diyalog gereksinimi bende öylesine bir inanç haline geldi ki, neredeyse iman haline dönüştü. Benim artık dinim de o, kitabım da.

Bizler bu topraklarda uzun müddet beraber yaşadık, ortak bir hafızamız var.

Lakin ortak hafızamızı monolog hafızalara dönüştürdük, hepimiz bildiğimiz telden çalıyoruz. Oysa monolog söylemlerimizi diyaloğa dönüştürüp, ortak hafızamızı niçin yeniden inşa etmeyelim? Bunu becerebilirsek, başka ülkelerin meclislerinin yasalar çıkarma işgüzarlığına da fırsat tanımamış olmaz mıyız?

İnancım o ki, böylesi bir ortamda inkâr söylemlerine de, “Özür dile” dayatmalarına da gerek kalmaz. Dahası bu diyalog kendiliğinden bir özür süreci sayılmaz mı? İlle de üçüncü ülkelerin kendi çıkarlarının eşref saatinde yapacakları dayatmalı aracılığı mı beklememiz gerekiyor?

Peki, Türk toplumu siyasetçisiyle, aydınıyla, halkıyla “Ermeni paranoyası” olarak adlandırabileceğimiz hastalıklı bir ruh hali içindeyken, böylesi bir empati ortamına hazır mı?

Bu sorunun cevabı ne yazık ki şimdilik olumsuz.

Ancak unutulmaması gereken bir hususu anımsatmakta yarar var. Bugüne değin “Ermeni Sorunu” Türkiye’de tabuydu, bilginin rahatça değil, aksine güdümlü dolaştığı bir alandı. Dolayısıyla yıllardır böylesi bir ortamdan beslenmiş toplumun süratli ve yeni açılımlar sergilemesi pek de kolay olmayacak.

“Ermeniler’in uluslararası arenada 26 bin yazılı eserine karşın Türkiye’nin toplam 15-20 yayınının bulunduğu” söyleniyor. Bu doğru olabilir. Bir başka doğruyu da ben anımsatayım. Türkiye’de de konuya ilişkin 400’ü aşkın yayın bulunmasına karşın Ermeni tezini savunanların sayısı 3-5’i geçmez.

Bu da gösteriyor ki, içerdeki bilgi nasıl dışarıya taşınamıyorsa, dışarıdaki karşı bilgi de içeriye taşınamıyor.

Dolayısıyla karşılıklı bir empati ortamının oluşmasını sağlayacak ilk hamleyi bu bilgi takasıyla gerçekleştirmekte yarar var.

Karşılaştırmalı bilgiye erişmiş toplumların diyalog kurabilmeleri ve birbirlerine empatiyle yaklaşmaları çok daha mümkün.

Başkalarının konuşmasından ziyade sorunun asıl sahipleri olan bizlerin konuşması da ancak bu yolla sağlanabilir.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (18.11.2004)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk