İnkârdan İkrara…

Türkiye “Ermeni Soykırımı” karşısında başlangıcından itibaren düzlüğü değil, engebeli zemini tercih etti.

Üstelik engebenin iniş ve çıkışlarını belirleyen de esas olarak hiçbir zaman kendisi ol(a)madı.

Günün şartları ne dayattıysa, sadece ona karşı gard almakla yetindi.

Gün zorladığında, sorumluları tesbit edip tutukladı, idam etti.

Gün gevşediğinde, aynı sorumluları kahramanlaştırdı.

Gün geldi, konuyu tabulaştırarak çukurlarda saklandı.

Gün geldi yabancı devletler soykırımı tanıdıkça tümseklerde yalnızlaştı.

İlkin, sanki bu topraklarda hiç Ermeni yaşamamıştı…

Zaten Dolmabahçe’yi de Ermeni Balyan değil, İtalyan Bali yapmıştı. “Ani” diye bir kent yoktu… “Anı” vardı.

Hadi diyelim ki yaşamışlardı, ama o kadar da çok değillerdi…

Azlardı ama azmışlardı…

Eh öyle olunca da tabi, şefkatle göçertilmişlerdi…

Sonra ne yapalım ki yolda hastalıktan bir miktar telef olmuşlardı…

Eh onlar da bir nevi insandı… Yazıktı tabi… Gerçi bir miktar ölmüşlerdi, ama çok miktar da öldürmüşlerdi…

Sonra?.. Sonrası yok işte…

Velhasıl birşeyler olmuştu ama o şeyler de zaten…

Aslında asılsızdı…

Bir süredir ilginç bir gelişme yaşanıyor.

Türkiye “Ermeni Soykırımı” karşısında yeni bir gard peşinde.

Bunun ilk işaretleri 2000 yılında “Ermeni Soykırım Yasa Tasarısı” Amerikan Kongresi’nde son anda Başkan Clinton’un girişimiyle engellediğinde görülmeye başlandı.

Ankara ilk defa, Ermeni iddialarına “Bunu da atlattık” gözüyle bakmaktan vazgeçerek konuyu masaya yatırma kararı aldı. Olayın ardından yapılan ilk Milli Güvenlik Kurulu toplantısında “Türkiye’nin bir daha böyle zor durumda kalmaması için neler yapması gerektiği üzerinde hassasiyetle duruldu.” Ardından da yeni kurumlaşmalara gidildi.

2001 yılında Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli başkanlığında “Asılsız Soykırım İddiaları ile Mücadele Koordinasyon Kurulu” oluşturuldu. 2002 Nisan’ında Devlet’in artık bu konuya ilişkin büyük bir eğitim seferberliğine başlayacağını, konunun bundan böyle ders kitaplarına gireceğini, “Demek ki ğretmemekle hata etmişiz” diyen Hürriyet ‘in başyazarı Oktay Ekşi’nin “Nihayet aklımıza geldi” başlıklı yazısından öğrendik.

Ardından da zaten YÖK bünyesinde “Türk Ermeni İlişkileri Milli Komitesi”nin kurulması, üniversite bünyelerinde “Türk-Ermeni İlişkileri Araştırma “Merkezleri”nin pıtrak gibi çoğalması, televizyonlarda karşı propagandaya yönelik belgeseller ve programlar yapılması ve nihayet ilköğretim müfredatı ile orta öğretim müfredatlarına konunun ders olarak konulması birbirini izledi.

Türkiye’deki bu konsept değişikliği, kendi içinde yeterince soru ihtiva ediyor zaten.

Amerika ve Avrupa Birliği ile ilişkilerdeki gelişen durumların dayatması mı belirleyici olan? Yoksa Türk halkında içten içe başlayan bir sorgulama süreci var da, bundan mı korkuluyor? Kıbrıs’ta gençliğin ortaya koyduğu barışçıl tepki Türkiye’nin gözünü korkuttu da, gelecek kuşakların Ermenilere ilişkin görüşleri şimdiden ipotek altına mı alınmak isteniyor? Vesaire… Vesaire…

Peki ama iyimser olmamız için hiç mi nedenimiz olmamalı?

Sonuçta işte, görüldüğü gibi bir zamanlar tabu sayılan bu “asılsız” konu ilköğretim çocukları arasında kompozisyon yarışmasına dönüşecek denli asıllaştı.

Sorun, toplumun hemen her kesimine mal edilerek bir tabunun yıkılışı da artık kendiliğinden ilan edilmiş oldu.

Ters bindiği atını kamçılamaya çabalayan acemi binicinin çabasını anımsatıyor bu gidişat.

Geriye doğru kamçılıyor, ama at ileri koşuyor.

İnkârdan ikrara gidişin kaçınılmazlığını mı yaşıyoruz yoksa?

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (25.11.2004)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk