İnadına Gitmek Lazım Oralara

Doğu Konferansı’nın Doğu’ya yaptığı son seferin öncekilerden önemli farklılıklar taşıyacağı daha başından belliydi. Bugüne değin hep büyük çoğunluğu Müslüman olan komşularımızı ziyaret etmiştik, şimdi ise neredeyse tamamı Hristiyan olan bir ülkeye gidiyorduk. Üstelik bu ülke Ermenistan’dı ve herhangi bir diplomatik ilişkimiz olmadığı gibi, sınırlarımız da kapalıydı.

Şimdiye değin diğer ülkelerde ajandamızı genellikle ABD’nin Irak’a saldırısı ve Filistin-İsrail çatışması doldururken, bu kez bu konular gündemimizin bir hayli alt sıralarında kalacak ve onun yerini Türkiye-Ermenistan ilişkisizliğiyle Türk ve Ermeni halkları arasında henüz yüzleşilmemiş tarihi bir sorun alacaktı.
Bu halimizle de çoğumuz tarih dersinde yeni bir üniteye başlayan acemi öğrenciler gibiydik. Muhtemelen dersin asıl anlamıyla işte şimdi tanışacaktık. Peki biz bu dersi şu üç günlük ziyaretimiz ve temaslarımız boyunca algılayabilecek miydik? Bugüne kadarki ezberimiz bu dersin ana fikrini kavramamıza yetecek miydi? Yoksa varolan ezberimiz de bozulmuş olarak geri mi dönecektik?

Türkiyeli aydınların Ermenistan dönüşü hem yazılarına hem sohbetlerine yansıyan genel havayı özetleyecek olursak belli bir karamsarlığın hakim olduğunu görebiliriz. Hemen hepsinde ortak algılayış şu ki, Türklerle Ermeniler arasında tarihin ördüğü bir duvar var ve bu duvarı aşmak bugünden yarına gerçekleşecek gibi durmuyor. Nereye gidilirse gidilsin sokakta, lokantada, üniversitede ya da sivil bir toplum örgütünde tarih tüm ağırlığıyla gelip çöküyor tüm samimiyetinizin ortasına.

Ve de o tarih kurşun gibi ağır…

Peki sadece tarih mi ağır olan?

Hayır… Asıl önemlisi bugünün ağırlığı… Hem de hiç sanmadığımız kadar.

Ermenistanlı’nın asıl bugünkü tutumu nedeniyle Türkiye’ye duyduğu güvensizlik çok daha önemli. Diğer bir deyişle tarihten gelen güvensizliği asıl katmerleştiren ve tazeleyen, Türkiye’nin Ermenistan’ın bağımsızlığından beri sürdürdüğü olumsuz politikanın ta kendisi.

Bu politikanın belleklerde hayli iz bırakmış birkaç sekansı var ki bunlar hemen her Ermenistanlı’nın dile getirdiği örnekler.

Birincisi 1990’lı yılların başında Cumhurbaşkanı Özal’ın “Bir iki misket bombasını da yanlışlıkla Ermenistan’a düşürsek kim ne diyecek?” deyişi ve Ermenistan sınırına 50 bir askeri yığışı ki bundan sonra zaten Ermenistan tekrar Rusya’ya daha fazla bağlanmış ve sınırlarını tamamen Rus askerine teslim etmiş.

İkincisi Ermenistan’dan yurtdışına süren göç. Ermeniler bunu “Beyaz katliam” olarak adlandırıyorlar ve bu göçün temel nedenlerinden biri olarak da Türkiye’nin Ermenistan’a uyguladığı ambargoyu gösteriyorlar.

Ermeni Sorunu’nun Türkiye’nin gündemine bundan böyle çok daha fazla oturacağı kuşku götürmüyor. Şu sıralarda Avrupa Birliği çevrelerince 17 Aralık kararıyla birlikte dillendirilen iki temel konu biz Türkiyeli aydınları bir çıkış yolu bulmaya kendiliğinden zorluyor. Bunlardan biri tarih konusunda ortak ve empatik bir dil bulmak, ondan daha da önemlisi Ermenistan’la diplomatik ilişki kurulmasını ve sınırın biran önce açılmasını sağlamak.

Doğu Konferansı olarak bugüne değin nereye gittiysek itiraf edelim ki ayağımız hep uğurlu geldi.
Birincisi Suriye’ydi ve Türkiye’yle ilişkiler ekşiydi, şimdi bal şeker oldu. Keza Mısır ve İran’la ilişkiler de giderek daha gelişti. Şimdi bu kez de Ermenistan’a ayak bastık.

Umarız uğur getirmişizdir.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (20.12.2004)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk