Kürt Sorunu Üzerine (1) Mevzi Kaybına Doğru

Muhtemelen sizlerin de dikkatinden kaçmamıştır.

Başbakan Tayyip Erdoğan 17 Aralık tarihinden sonra kendisine Türkiye içinden yakıştırılan “Avrupa Fatihi” ünvanıyla yetinmeyecek gibi.

Sanıyorum gönlünde “Güneydoğu’nun Fatihi” olmak da yatıyor.

Fırsatını buldukça hem Avrupalılara hem de Türkiyeli Kürtlere bindirme yapışı boşa değil.

Bu tavrında şüphesiz içeriden kendisine yöneltilen “tavizci” ithamlarını göğüsleyebilmenin telaşı büyük rol oynasa da, şu tartışılmaz bir gerçek ki Erdoğan tam bir zamanlama ustası.

Neyi, ne zaman söylediğinde toplumdan nasıl bir prim toplayacağını pek iyi hesap ediyor.

“Bu Avrupalılar’ın sürekli Diyarbakır’da ne işi var, niçin Türkiye’nin başka bölgelerine de gitmiyorlar, bir tek o bölge mi sorun yaşıyor?” şeklindeki sözlerini nasıl algılamalıyız?

Bu sözler Erdoğan’ın Avrupa’ya attığı ileri bir adımın yansıması olamayacağına göre… Peki ne?

Kürt sorunu kazanmış olduğu mevzileri de mi kaybediyor?

Öyle ya Türkiye’nin bu türden yaklaşımları çoktan aşmış olması gerekmiyor muydu?

Bu ülkenin bir başka Başbakan’ı “Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” derken, bir sürü devlet yetkilisi “Buyursun Avrupalılar gelsinler Diyarbakır’a gitsinler, iyi gelişmeleri gözleriyle görsünler” derken, bugün Avrupa Birliği yolunda en büyük gayreti gösteren ve de bunun için kendisine “Avrupa Fatihi” ünvanı yakıştırılan Erdoğan nasıl oluyor da bu denli ileri bir noktada bu kadar geri bir söylem dillendirebiliyor?

Bunu sadece “Kıbrıs tavizi” nedeniyle iç mukavemetten gelecek tepkilerin ayarını atlatmaya yönelik kestirme bir adres saptırma olarak mı değerlendireceğiz, yoksa Başbakan’ın Kürt sorununun çözümsüzlüğüne ilişkin derin devletçi politikayı yeniden devreye soktuğuna mı yoracağız.

Asıl endişe verici olan ise Başbakan’ın bu tür çıkışlarının herhangi önemli bir tepki almayışı…

Bu tepkisizlik Başbakan’ın bu tür söylemlerinin toplumun geniş bir kesimince kabul gördüğü anlamına gelir mi?

Dilim varmıyor ama korkarım bu sorunun cevabı evet.

Ve Başbakan bunun farkında.

Onun için de bastırdıkça bastırıyor.

Son olarak da Kürt aydınları tarafından başlatılan ve giderek bir partileşmeye dönüşeceği kesinleşen “Demokratik Toplum Hareketi”ne salvolar savurdu.

Belli ki Başbakan, Avrupa Fatihi olmanın kaymağını yiyor.

Asıl sorun ise bu kaymağı onun ekmeğine kimlerin sürdüğü.

Kürt sorununda devletin resmi söylemine ve tutumuna karşı sürekli muhalefet edenlerdenim.

Ama itiraf etmeliyim ki Kürtler?in sorunu ele alışı da değişik dönemlerde değişik hatalarla dolu.

Sahi, Türkiyeli Kürtler nasıl bir Türkiye istiyorlar?

Kürtler-Türkler ayrışmış, kendi bölgelerine çekilmiş ama sistematik olarak da birbirine bağlı federal bir yapı mı yoksa bir Türkiye yurttaşı olarak hangi bölgede yaşarlarsa yaşasınlar, orada kendi kimliklerini
geliştirebilecekleri demokratik bir Türkiye mi?

Eğer bu ikinci çizgi ağırlıklıysa ne ala… Buyrun, beraber çalışalım çünkü bu Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü gerçekten açar.

Yerel merkezlerin ağırlıklı olduğu demokratik bir düzen arayışı yerine, bir tür siyasal bağımsızlık gibi de algılanabilen bir yapı önermek ise Türkiye’nin demokratikleşmesini engellediği gibi, bu tür siyasetler bahane edilerek merkeziyetçilik kendini koruyor. Bu yüzden Ege’deki, Karadeniz’deki yerinden yönetime de engel olunuyor. Oysa bu ülkede hepimizin ilk ihtiyacı, merkezden kurtulmuş bir yönetim yapısına kavuşmaktır.

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesine ilişkin ortak bir demokratik ses yükseltilse ve bütün vurgu da bu demokratik yapıya odaklansa çok daha gerçekçi olmaz mı?

Bu kadar zor kazanılan demokratik mevzileri bu kadar kolay kaybetme basiretsizliğini kimse kendinde bir hak olarak görmemeli.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (03.01.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk