Kürt Sorunu Üzerine (2) Zihniyetimizin İmla Hataları

Umarım Kürt sorununun çözümünü demokrasi sorunumuzun çözümüne bağlayan yaklaşımımı, Kürt kardeşlerim “Kürt sorununu görmezden gelme” olarak değerlendirmezler.

Gerçi yanlış anlasalar da buna benim yapabileceğim fazla bir müdahale yok.

Sonuçta onca mücadeleden ve acı yılların ardından, Başbakan Tayyip Erdoğan bugün çıkıp hemen herkesin kabul etmiş olduğu bir Diyarbakır gerçeğini hedef alan konuşmalarla prim yapabiliyorsa, bunun anlamı yılların kazandırdığı mevzilerin kaybıdır.

Bu kayba karşı çıkmak ise Türkiyeli her demokratın görevidir.

Türkiye’nin şu an için en büyük eksikliği ne bir sol partinin, ne bir sağ partinin ne de merkez bir partinin yoksunluğudur.

En büyük eksiklik partiden ziyade bir demokrasi hareketinin henüz örgütlenememiş olmasıdır.

Bizlerin içine hapsolacağı bir tek kavramımız, bir tek sığınağımız var.

Demokratlık.

Diğer bütün mücadele alanlarımızın o kavramın bir parçası olduğunu hiç unutmamalıyız.

Bunda anlaşırsak ancak çıkmalıyız ortaya.

Demokratik Toplum Hareketi adıyla çoğunlukla Kürt aydınlarının, akil önderlerinin başlattıkları hareketin ya da partileşme sınavının kamuoyuna dar bir kapsamda yansıdığı ortadadır. Yansıyan kadarıyla da hareketin ağırlık noktasını Kürt sorununun oluşturduğu görülmektedir.

Umutsuz bakmak istemiyorum ama bu girişim de bu haliyle bende bir heyecan yaratmadı. Önyargıların düğümlendiği bir coğrafyada ağırlıklı olarak Kürt siyasetçilerin iradesi ve inisiyatifiyle başlatılan bir demokrasi hareketinin geneli kucaklamaktan ziyade yerelle sınırlı kalmaya mahkum olacağını düşünüyorum.

Çok da haksız değilim.

Demokrasi temelinde başlamış bir hareket Kürt sorununa bir saat, Türkiye’nin diğer demokrasi sorunlarına beş dakika ayıracaksa eğer hakikaten oturup kırk kez daha düşünmekte yarar var.
Böylesi bir hareket merkeziyetçi ve statükocu devlet yapımızın ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz.

Oysa öte yanda daha demokratik bir duruş ve görev hepimizi bekliyor.

Birlikte başlamak.

Ne var ki bu birlikte başlamanın önünü tıkayan gerçekleri de görmezden gelmemiz mümkün değil.

En başta da şu söylem hatalarımızı… Söylemlerimizin imla hatalarını.

Yeni ve kabul edilebilir söylemler üretmemizin ve o söylemleri kullanma alışkanlığı edinmemizin zamanı gelip de geçmiştir.

Son derece yıkıcı ve çatışmacı bir dille konuşuyoruz.

Çatışma kültürünün lügatıyla barış üretmeye çalışıyoruz.

Bu üslupla asla başaramayız.

Birinci ödevimiz bu çatışmacı dilden uzaklaşmak olmalı.

Şu muhakkak ki bize Türkçe’den de önce Kürtçe’den de önce bir barış dili gerekiyor.

Bu dile kavuşabilmemiz için ise oturup bebeler gibi ders çalışmamız hepimizin ev ödevi sayılmalı.

Hem de günlerce.

Aksi halde, halen en demokratik haklarınızı talep ederken dahi “Biz Kürtler de Türkler gibi asli kurucu olmak istiyoruz, bu bizim de hakkımız” gibi demokratik gözüken ama gerçekte en antidemokratik söylemlerden biri olan bir talebe de kendinizi kaptırabiliyorsunuz.

Ne ki bu talebiniz de benim ağrıma gidiyor.

Bizlerin asli görevi bu asli kurucu kavramını aşağıya çekmek, yok etmek, ortadan kaldırmakken, bütün yurttaşlar arasında asli-tali ayrımı yapılmamasını sağlamak en birincil vazifemizken, sizlerin çıkıp da “Biz de asli’lik istiyoruz” diye asiller katına tırmanmaya çalışmanızın ve birilerini de taliliğe yuvarlamanızın anlamı ne?

Sahi siz kime nazaran aslisiniz?

Bilmem derdimi iyi anlatabildim mi?

“Farklıyız” dedik ama “Haksızız” demedik.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (07.01.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk