Biri Der Biri Bakar

“Kabadayılık yarışındaki lumpen dille, liderlik yarışındaki siyasal dil arasındaki benzerliği” ele alan Cuma günkü “İlahlardan illallah” başlıklı yazıyı demek ki boşa yazmamışım.

Baykal ile Sarıgül arasındaki liderlik yarışında sarfedilen sözlerin nasıl da lumpen bir sağanağa dönüşeceğini kestirebilmek için müneccim olmak da şart değildi zaten.

Siyasetteki hava durumuna ilişkin sürekli yorum yapan uzmanlardan değilim ama sonuçta ben de insanım ve benim de siyasi havadan nem kapacak derecede romatizmal sayılabilecek siyasi bir duyarlılığım var.

Dolayısıyla Pazar günkü CHP Kurultayı’nda neler yaşanacağını tahmin edememek, ya da yaşananlara hayret etmek, ancak bu ülkede yaşamıyor olmakla izah edilebilir bir mazerettir.

Çok şükür, ben bu ülkede yaşıyorum ve ülkemi çok iyi tanıyorum.

Ülkemi çok iyi tanıdığım için de olan bitenlere hiç şaşırmıyorum.

En büyük sürprizlere dahi…

Çünkü bu ülkede sürprizin de sürprizliği kalmadı.

Ülkemiz ve toplumumuz öylesine dinamik bir devinim içinde ki gelişmeler ve değişimler inanılmaz bir hızla akıyor.

Batı’daki değişimlerde görmeye alıştığımız o dingin istikrara kavuşabilmemiz için bu hareketli süreçten öyle gözüküyor ki acısıyla tatlısıyla kaçınılmaz olarak geçmemiz gerekecek.

Toplum aslında bu sürece iyi kötü ayak uydurmaya çalışıyor da…

Herkes bir ucundan tutmuş, konuşuyor, öneriyor, tartışıyor.

Toplumun bu süratine ayak uyduramayan kesim ise ne yazık ki yine siyaset.

Daha doğrusu kendini Devlet’le özdeşleştiren siyaset…

Boşa değil siyasetçilerimize bol keseden dağıtılan “devlet adamı” yakıştırması… Ya da emekli siyasetçilerimizin dahi “Bir zamanlar ben ne devlet adamıydım ama” diye hâlâ kendisinde bir keramet bulabiliyor olması.

Oysa devlet adamlığı denilenin o kadar da imrenilesi bir etiket olmadığını, toplumun içinden sıradan biri olmanın çok daha tercih edilebilir hatta kıskanılabilir bir statü olduğunu yine bu ülkede yaşanan örnekler öğretiyor insana.

İşte, bir Mesut Yılmaz örneği yaşıyoruz son zamanlarda.

Yanlış anlaşılmasın… Mesut Yılmaz’ı örnek seçişim Yüce Divan’da yargılanışıyla ilgili değil.

Asıl ilgilendiğim geçenlerde Haber Türk’ün Basın Kulübü’nde yaptığı açıklamalar.

Bakın Türkiye Cumhuriyeti’nin eski Başbakan’ı Ermeni Sorunu’na ilişkin neler söylüyor orada:

“Bir deportasyon yaşanmıştır. İnsanlar acı çekmiştir. Soykırım olmasa da pek çok insanın öldüğü bir deportasyon yaşanmıştır. Dolayısıyla onlara yönelik saygılı bir dil geliştirmeliyiz.”

Tabi ister istemez Mesut Yılmaz’ın böyle bir söylemi niçin Başbakanken dile getirmediği üzerinde ben de düşünüyorum.

Muhtemelen Mesut Bey o zaman da böyle düşünüyordu ama konuşamıyordu.

Bir mazereti vardı.

Çünkü o bir devlet adamıydı ve Türkiye’de bir devlet adamı tabusal gerçekleri özgürce konuşamazdı.
Bu da gösteriyor ki, temel sorunumuz -Pazar günkü CHP örneğinde gördüğümüz gibi- sadece siyasetçilerimizin çirkin seviyelere varan üslup fütursuzluğu değil, fikir suskunluğudur.

Devlet adamlarımızın ifade özgürlüğü açısından ciddi bir sıkıntı içinde olduklarını geçen gün “Bir sivil itaatsizliğin 10 yılı”nı kutladığımız toplantıda da dostlarla paylaştım.

Şanar Yurdatapan’ın her zamanki disiplinli çalışmasıyla hazırlanan kutlama etkinliğinde, 10 yıl önce Yaşar Kemal’in yargılanması sırasında öne çıkan aydınların “Biz de onun suçuna iştirak ediyoruz” diyerek başlattıkları “Düşünceye özgürlük” mücadelesinin bugün geldiği aşamayı değerlendiriyorduk.

Elbette yeterli değildi, daha taleplerimiz çoktu, onlardan vazgeçmemeliydik ama bundan böyle taleplerimize yeni bir kesimi daha eklemeliydik.

Biz siviller kendi hakkımızı söke söke alıyorduk ama gayrı yazıktı, biraz da siyasetçilerimizi düşünmeliydik.
Devlet adamlarımıza da ifade özgürlüğü istemeliydik.

“Hep bana, hep bana” biraz ayıp oluyordu.

Hem sonra atasözümüz ne diyordu:

“Biri der biri bakar, bu düzen ondan doğar….”

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (31.01.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk