90. Yıl Anısına (6) Resmi Tez Parçalandıkça

Türkiye’nin tabii ki resmi alanı dışında kalan ve daha özgür hareket edebilen bir de sivil alanı vardır ve bu alan son yıllarda giderek genişlemektedir.

Ermeni Sorunu konusunda da resmi alandaki durağanlığın aksine, sivil alanda son derece hızlı bir hareketlilik görülmektedir. Buralarda yaşananlar belki kelimenin gerçek anlamıyla bir değişim değildir, ancak olumlu anlamda bir dinamizmdir. Giderek genişleyen bu hareketli sivil alan, resmi tezin alanını daraltmaktadır.

Dolayısıyla resmi tezin şimdi kendi kabuğundan çıkarak sivil alanda da görünür olmaya çalışması ve işi meydan okumaya kadar vardırması esas olarak zorunlu bir çırpınışın gereğidir.

Resmi tez-Resmi temsil ve sivil alan üçgeni arasındaki farklı duruşları ve etkileşimleri kavramadan, Ermeni Sorunu konusunda yaşananları anlamlandırmak zordur. Nitekim Diaspora Ermenileri’nin Türkiye’yi bugün iyi okuyamayışlarının temel nedenlerinden biri de bu kavrayamayıştır.

Diaspora, bir yandan yaşanan olumlu gelişmelere bakarak şaşırmakta, diğer yandan da gelişmeleri durdurmaya çalışan direnişlerin varlığını görerek “Türkiye’nin hiçbir zaman değişmeyeceğini” söyleme rahatlığı içine girebilmektedirler.

Oysa ister algılansın ister algılanmasın, Türkiye’de süratli bir devinimin yaşandığı gerçektir.

Bu devinim, doğası icabı, elbette kendi içinde çelişkilerle doludur.

Türkiye’de yaşanan çelişkilerin anlamını ise çelişkilerin sahibi tarafları analiz etmeden algılamak zordur.
Yaşanan örnekler aslında tarafları yeterince açıklamaktadır…

Bir yanda ilkokul ders kitaplarına kadar sokulması dikte edilmiş gerçek dışı bir tarih anlatımının varlığı (resmi tez), bir tarafta bunu uygulamak zorunda kalan Milli Eğitim Bakanı (resmi temsil), diğer yanda bu kitapların değiştirilmesi için kampanya açan toplum, direnen öğretmenler (sivil alan) ve nihayet aynı ders kitaplarının tekrar olumlu anlamda değiştirilmesi için çalışma başlatan aynı Milli Eğitim Bakanı…
Bu tek bir örnek bile resmi tez, resmi temsil ve sivil alan üçgeninde ne gibi bir etkileşim yaşandığını göstermektedir.

Tayyip Erdoğan Hükümeti’nin, diğer bir deyişle resmi temsilin “Tarihi tarihçilere bırakalım” söylemiyle, Türk Tarih Kurumu’nun ön plana çıkışında her ne kadar bir paralellik gözükse de, Türk Tarih Kurumu’nun meseleyi pek özgür tarihçilere ve tarihi gerçeklere bırakmak istemeyeceği şimdiden bellidir.
Bunun en tipik örneği Türk Tarih Kurumu bünyesinde yürütüldüğü söylenen iddialı ve bilimsel çalışmaların ciddiyetsizliğinde yaşanmaktadır. Bu ciddiyetsizliğin ilk örneği geçen yıl bu iddialı çalışmaların ilki sayılabilecek “Ermeniler: Sürgün ve Göç” adlı kitaptır.

Kitapta dile getirilen ‘ciddi derecede ciddiyetsiz’ yeni savların Ermeni dünyasında yarattığı tepki, aslında TTK’nın ne yapmak istediğinin de açık delilidir.

Ağırlıklı olarak nüfus araştırması üzerine yapılan bu çalışmada ve çalışmaya ilişkin kitabın yazarlarından TTK Başkanı Halaçoğlu’nun değişik zamanlarda basına yaptığı açıklamalarda “İddia edildiği gibi bir buçuk milyon Ermeni’nin ölmediği, çeşitli nedenlerle o dönemde ölen Ermeni sayısının yüzbin civarında olduğu, birbuçuk milyona yakın tehcire gönderilmiş Ermeni’nin aslında bir milyon dörtyüz küsur bininin geri döndüğü, Ermeniler’in öldürdüğü Türkler’in sayısının ise altıyüzbini bulduğu” şeklinde dile getirilen görüşler Ermeni dünyasıyla bir tür dalga geçmek olarak algılanmış ve Halaçoğlu’nun “Eğer Ermenilere ait bildikleri toplu mezar varsa göstersinler, onları da açarım” lafı bu hafif üslubun en yüksek dalgası olarak hedefini vurmuştur.

Amu şu var ki sorun bu tür hafiflikleri kaldıramayacak denli ağırdır.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (07.02.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk