90. Yıl Anısına (7) Belge Ve İnsan

Türk Tarih Kurumu’nun Ermeni halkıyla dalga geçen üslubu, ilk meyvesini vermiş, Ermeni ve Türk tarihçiler arasında gerçekleşmesi merakla beklenen Viyana Buluşması’nın son bulmasına yol açmıştır. Ermeni tarafı TTK’nın ve onun Başkanı Yusuf Halaçoğlu’nun olumsuz tutumunu bu vazgeçişin temel gerekçesi olarak sunmaktadır.

Burada hemen bir parantez açarak Viyana Buluşması’ndan vazgeçen Ermeni tarafının tutumuna da eleştirel bir bakış yöneltmekte yarar var. Böylesi bir buluşmaya önce ‘evet’ deyip daha sonra herhangi bir nedenle bundan vazgeçmek aslında Türk resmi tezinin tarihin içinden söylediklerine değil ama bugünkü siyasal tutumuna destek vermekle eşdeğerdir. Çünkü TTK aslında “Ermeniler yine kaçtı” sloganının peşindedir ve bu sloganın prim yapacağını hesap etmektedir.

Ermeni dünyasının “Biz hiçkimseyle soykırım oldu mu olmadı mı tartışmasına girmeyiz” yaklaşımı belki anlaşılabilir bir ruh halidir ancak karşı iddialar ve adına belge denilen veriler arttıkça da tartışmama adına suskun kalmak ve bu iddiaları görmezden gelmek de bir o kadar anlaşılmazdır. Tartışmamak adına bilginin bloke edilmesi yanlıştır..

Bugün TTK bünyesinde yeni bir hamle ve iddia sözkonusudur. Bu iddia bir hodri meydan üslubu ile ortaya konmaktadır. Bu üsluba ayak uydurmak elbette gereksizdir, ancak bu üslubun tuzağına düşmeden de iddiaların haddini bildirmek gereklidir. Nitekim Taner Akçam’ın TTK tarafından yayınlanan “Ermeniler, Sürgün ve Göç” adlı kitaba yönelik eleştirel analizleri bunu layıkıyla yerine getirmiştir. Gereksiz tartışmadan kaçınmak elbette doğrudur, ancak gerekli konuşmalardan kaçınmak da bir o kadar gereksizdir.

Ermeni Sorunu’nun bugün geldiği aşamada, kullanılan lügatin temel dili ‘iddia’ ve ‘ispat’ kavramları üzerine oturtulmaya çalışılmaktadır.

Neler olduğu bir kenara itilmekte, olanın sadece adı ve hukuku önemsenmektedir. Oysa sorun Ermeni ve Türk tarihçiler arasında belge yarıştırmakla sınırlı değildir. Bu bir yarışa dönüştükçe de sorun gerçek olduğu iddia edilen belgeler ile gerçeği anlatan belgeler arasında sıkışmakta, belgelerden çıkıp da asıl sahibi insana ulaşamamaktadır. Oysa gerçek ya da yalan, belge her şey değildir, aslolan insanın o belgeyi nasıl ve nereden okuduğudur.

Türk tarafının son zamanlarda pek sık dile getirdiği sorunu uluslararası hakeme götürme anlayışı da Ermeni tarafınca takkiye olarak değerlendirilmektedir.

Bu yaklaşımın asıl derdinin sorunu kamuoyunun ilgisinden kaçırmak, ertelemek ve gündemden düşürmek olduğuna inanılmakta, öyle ki “Tarihi tarihçilere bırakalım” şeklinde özetlenen yaklaşımın dahi bu kaygıyla hareket ettiği dile getirilmektedir.

Bugün sorunu kendi aralarında tartışabilen Türk ve Ermeni tarihçiler yok değildir. Özellikle yurtdışında bu tarihçilere yabancı tarihçiler de eşlik etmektedir. Ancak ne yazık ki onların becerebildiği bu buluşmalar henüz Türkiye’ye taşınmış değildir. Bu taşımadan önce ise Türkiye içinde yaşanması gereken daha elzem bir süreç sözkonusudur.

Bu da Türk tarihçilerin ve aydınların kendi aralarında, özgür platformlar oluşturarak, resmi tezin tahakkümü dışına çıkıp tartışmalarıdır.

Asıl atılması gereken temel adım da işte bu özgür süreçle ilgilidir. Sorunun kamuoyunda tüm çehreleriyle, tam bir özgürlük içinde konuşulur olmasını sağlamaktır. Türkiye’nin önündeki birincil görev budur. Aksi takdirde her iki tarafın resmi tarihçilerinin kördöğüşüne teslim edilecek bir süreçten sonuç beklemek hayaldir.

Bu sorun bu topraklarda yaşanmıştır ve sahibi de bu halklardır. Şimdi yaşanması gereken süreç halkın
bilgilenme hakkını tam bir özgürlük içerisinde kullanmasıdır.

Gerisi nasıl olsa kendiliğinden gelecektir.

Bu süreç zaman içinde kendi özgür alanını yaratacak, özgür alan ise resmi alanı bu konuda da altedecektir.

Bu özgür alanı değişik taktiklerle, yöntemlerle, yeni diye adlandırılan eski çıkışlarla ya da hodri meydan okumalarla daraltmaya çalışan resmi tez, aslında dünyaya değil kendi halkına meydan okumaktadır.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (11.02.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk