‘Öteki’li Diziler

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Nuri Ok “Türkiyelilik” kavramını zararlı bulduğunu açıklamış.

“Bir hukuk adamının yarar-zarar hesabıyla ne işi olabilir?” sorusu bir yana çok daha ilginç bir paradoks var ortada.

“Türkiye” kelimesinden yani bir devletin ve onun coğrafyasının adından üretilmiş, o devlete ve coğrafyaya ait olmayı anlatmaya çalışan bir kavramın, ilk kez hem de o devletin temsil noktasında bulunan bir makamca yadırgandığına, zararlı bulunduğuna tanık oluyoruz.

Zararlı olan ne?

İnsanın kendisini Türkiye’ye ait hissetmesi mi?

Hazır konu aidiyetten açılmışken gayrı mizahi bir hal alan bir başka paradoksa daha değinelim.

Yakın zamana kadar “Kürt” denilen ayrı bir millet yoktu ve onlar aslında Türk milletinin bir boyuydular.

O kadar ki zaten Türk ve Kürt kelimelerinin harfleri bile aynıydı, sadece biraz karışmışlardı!

O kadar aynıydılar ki aralarında hiçbir fark yoktu, sadece karda “kart-kurt” yürüyen dağlı Türkler’e Kürt deniyordu…

Zaten de bu ülkede kara basan Kürt oluyordu…

Ve onun içindir ki de bu toprakların anonim türküsü “Kara basma iz olur” pekala “Kara basma Kürt olur” şeklinde söylenebilirdi…

Ama gelin görün ki şimdi Dışişleri Bakanımız Abdullah Gül Irak’taki Türkmen soydaşlarımızın sorunlarına değinirken, aslında Türk olması gereken Kürt soydaşlarımıza pekala ayırımcılık yapabiliyordu…

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusuydu..!

Demek ki Irak’taki Kürtler kara basmayanlardandı!

Devlet (Yargıtay Başsavcısı) veya Hükümet (Dışişleri Bakanı) görüldüğü üzere çokkültürlülük konusunda ne denli yalpalıyor olsa da, toplumun onları çoktan aştığının işaretlerini yeterince görebiliyoruz.

Televizyondaki tüm dizilerde, sinemalardaki tüm yerli filmlerde inanılmaz derecede bir çokkültürlülük yaşanıyor.

Öyle ki farklı kültürlerden kahramanların yer almadığı diziler neredeyse hiç satmıyor.

Kürt, Ermeni, Rum, Musevi karakterler, Kürtçe, Ermenice, Rumca alt yazılı diyaloglar dizilerin vazgeçilmez replikleri haline dönüştüler.

Şaka değil, bir Türk kızının bir Yunanlı’ya aşık olması bile göze alınabildi.

Tüm bunların sosyolojik bir açıklaması olmalı elbet.

Nitekim Helsinki Yurttaşlar Derneği, değişimi önemsiyor olmalı ki gelecek ay “Televizyon Dizilerinde Etnik Tiplemeler” üzerine ciddi bir çalışma yapmayı dahi planlıyor.

Görüldüğü gibi nereden nereye geldik. İnanılmaz bir süratle değişim gösteren toplum ve ona ayak direyen devlet.

Ne kadar üstü örtülmeye çalışılsa da, ne kadar yoksayılmaya çabalansa da Türkiye’nin çokkültürlülüğü her dönem, örtünün altından varlığını bir şekilde gösterebildi.

Hatta “Vatandaş Türkçe konuş” dönemlerinde dahi Türk sinemasının, Türk tiyatrosunun birçok karesinde “Öteki”nin varlığı yerini hep buldu. “Öteki”nin küfür olarak algılandığı en sefil ortamlarda bile her ne kadar birçok olumsuz karakter – fahişe, fırsatçı, simsar ya da kalleş gibi- özellikle ötekilerden seçilmiş olsa da, yine de mahallenin temiz yürekli madamının bir Ermeni, meyhanenin bonkör sakisinin de bir Rum olabileceği yadsınamadı.

Hayat ötekilere kötülük yüklemeye çalışarak varlığını yoketmeye çalışanlara geçit vermedi.
İyisiyle kötüsüyle farklılıkların vazgeçilmez olduğunu ve bu toprakların belki de en büyük servetinin bu farklılıktan doğduğunu tüm topluma belletti.

“Çokültürlülüğü yeniden yaşama geçirmek istiyorsak alfabeden başlamak gerekiyor” diye yazmış ve düşüncemi de “Ali topu Ayşe’ye attığın yeter, biraz da Hagop’a at” diye sloganlaştırmıştım.
Görüldüğü gibi televizyon dizileri bunu alfabeden önce başardı. Ali’yle Hagop top oynamaya başladılar bile…

Lakin tektipçi zihniyet bunu görmezden geliyor. Ne yapsak bilmem ki, tatlı tatlı oynaştığımıza uyanması için bir top da ona mı atsak?

Ama korkuyoruz hâlâ değil mi? Ya topumuzu patlatırsa!

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (14.02.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk