Tuzak Günlerin İçinden

Kürt bir okur İzmir Dikili’den feryat ediyor.

60 kişilik Sezer ailesinin Uzunburun Köyü’nde ikamet edebilmek için dört yıldan beri verdiği mücadeleyi anlatıyor. Kendilerine sadece Kürt oldukları için çıkarılan zorlukları dile getiriyor.

İlgilenecek bir yetkiliye bana gönderilen şikayetin ayrıntılarını elbette intikal ettirebilirim ancak bu olayın münferit bir vaka olduğunu düşünmüyorum.

Son zamanlarda Kuzey Irak paranoyamız nedeniyle ortaya koyduğumuz politikanın giderek iç derinliğimizde dipten dibe fokurdayan milliyetçi ayrışmalara doğru kayması olağan bir sonuç.

Nitekim bunun işaretleri bir hayli fazla.

Bir yanda Türkçü kanat “Attırmayın tepemizi yine bizim, Türkçülüğümüzü hortlatacaksınız” nevinden yazılar ve söylemler üretip, saldırganlığına karşı tarafın Kürtçülüğünü sebep göstererek meşruiyet zemini yaratmaya çalışırken, diğer tarafta da kimliğini savunmaya çalışanların “Türkçülük” benzeri bir Kürt milliyetçiliğine doğru kaymakta olduğu tüm çıplaklığıyla ortada.

Demokratik Toplum Hareketi’nin İstanbul Hill Otel’de bir süre önce yaptığı toplantıda, Beyoğlu’nda bar işlettiğini söyleyen bir Kürdün yaptığı konuşma bu milliyetçi ayrışmayı çok net sergiliyordu.

“Gelin görün, minnacık kızlı erkekli Kürt çocukları Beyoğlu’nda nasıl sefil durumlara düştüler, sermaye olarak kullanılıyorlar. Ben artık öyle kimlik hakkı değil, bağımsızlığımı, kendi kaderimi kendimin tayin edeceği bir hakkı kullanmak istiyorum.”

Sanki Beyoğlu’na düşen çocukların çocuk oluşları ya da oraya düşüşleri bir başına dram olmaya yeterli değildi, asıl önemlisi onların Kürt çocukları oluşlarıydı. Bu dram onların Kürt oluşlarıyla ancak, bir anlam ifade ediyordu.

Ama milliyetçilik işte tam da böyle bi şeydi… İnsanı bu noktalara kadar taşıyabiliyordu.

Sevgili Türk ve Kürt kardeşlerim, bildiğiniz gibi ben bir Ermeniyim.

Bu ülkede yaşıyorum ve sizin bir parçanızım. Tarihte yaşadığımız ve hâlâ yüzleşemediğimiz onca olumsuz yaşanmışlıklarımıza rağmen sizlerin bir parçasıyım.

Tek isteğim artık bu topraklarda ve başka topraklarda geçmiştekine benzer acıların tekrar yaşanmaması.

Yanıbaşımızda, her an bizi de içine çekebilecek çok boyutlu tuzakların örüldüğü günlerden geçiyoruz yine.

Amerika “İran’a mı saldırsam, Suriye’ye mi?” diye papatya falı açıyor.

Emperyal oyun her zamanki gibi örgüsünü örmekte ve herkesi kendi kimliğine doğru sıkıştırarak, birbirine karşı germekte.

Yani şimdi bir kez daha mı düşeceğiz emperyal saldırganların tuzağına?

Bir kez daha mı?

Hepimize düşen ilk görev bu gerginliğe fırsat tanımayacak bir üslup içine girmektir.

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın tam da bu günlerde çok daha fazla gerekli olan Diyarbakır gezisini belirsiz bir tarihe ertelemesi bir talihsizliktir belki ama henüz kaçırılmamış bir şanstır. Yeniden değerlendirilmesinde sonsuz yarar var.

Şimdi Güneydoğu’dan ve Türkiye’nin her tarafından gümbür gümbür yükselecek birlik ve beraberlik mesajlarına, mitinglerine her zamankinden çok daha ihtiyaç var.

Hemen yanıbaşımızda oynanan emperyal oyunlara verebileceğimiz en büyük yanıt bu olmalı.
Aksi durum ne yazık ki 1915’li yıllarda yaşanmıştır ve aman dikkat, tekerrürü uzak ihtimal değildir.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (17.02.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk