Dünya Durmadan Dönüyor

Zara’nın ileri gelenlerinden birkaçı, o gece Hacı İzzet’in evinde toplandılar.
Kafa kafaya verdiler, uzun uzun konuştular, ince ince düşündüler.
Kalktılar, topluca Kaymakam’a gittiler.
Sözü ilkin Hacı İzzet aldı.

“Efendim” dedi, “Görüyoruz ki komşularımızı, bütün Ermenileri alıp götürüyorsunuz. Bizim devlet babanın yaptığına bir diyeceğimiz olamaz. Siz bizden daha iyi bilirsiniz ne yapacağınızı. Ama bizim kasabada evlerimizi onlar yapar, buğdayımızı onlar eler, ekmeğimizi onlar pişirir. Demircisi, marangozu, terzisi ve daha birçok zanaat onlardan sorulur. Eğer onların hepsini alır götürürseniz biz ne yaparız. Hiçolmazsa birkaçını bıraksanız.”

Sustu bir an Kaymakam.
Kalktı oturdu, oturdu kalktı.
Elleri cebinde, gitti geldi. Çok zor bir durumda kalmıştı.
Birden aklına beyaz atı geldi. Atının nalbantı da Ermeni Serop değil miydi? Hacı İzzet haklıydı.
Sağa baktı sola baktı, ayağa kalktı sokağa baktı.
Odadakilerin yüzüne bakmaksızın… “Bakın efendiler” dedi.
“Sizin bu söylediklerinizi ne siz söylemiş olun ne de ben duymuş olayım. Gidin nasıl biliyorsanız öyle yapın. Ama dikkat edin yanınıza alıkoyduklarınız belalı kişiler olmasın.”

Terzi Serkis, fırıncı Artin, marangoz Keğam, duvarcı Mığitar ve daha başkaları aileleriyle birlikte böyle kurtuldular o büyük sürgünden. Zara’da kaldılar ve yaşadılar…

Ama bakın nasıl?

Önce din değiştirdiler, Müslüman oldular. İsimlerini değiştirdiler. Mığitar oldu Hakkı, Sarkis oldu Zeki, Artin oldu Ali, Keğam oldu Kenan…. Arsaları, tarlaları evleri ve neleri varsa herbirşeylerini kaybettiler. Tapuları silindi bir günde. Zara’nın kilisesi saman deposu oldu aynı gün. Uzun lafın kısası, yaşamı idame ettirebilme ya da şimdiki adıyla sürdürebilme derdi onlara herşeylerini unutturdu çaresiz.
Artık onlar her Cuma, caminin başmüdavimleriydiler.

Aradan birkaç yıl geçti, herşey bu yeni haliyle kabullenilir olmuştu Zara’da.
Ama o Cuma yaşananlar herşeyi altüst etti aniden.
Sevr antlaşması imzalandıydı o sıralar. Avrupalı devletler olanları ve şikayetleri incelemek için müfettişler göndermeye hazırlanıyorlardı Anadolu’nun dört bir yanına.
Heryere olduğu gibi Zara’ya da tabi.
Aldı mı Zara’nın mülki erkanını bir telaş.
Hemen kilise temizlendi samanlardan, eski şekline dönüştürüldü yeniden.

Caminin önünde o gün değişik bir telaş ve gariplik göze çarpıyordu ama bir türlü mana veremiyordu Hakkı Bey buna.
Camiye de o gün biraz erken gelmişti. Çeşmebaşında abdestini aldı bir güzel.
Niyeti namazda önlerde yer kapmaktı.
Hacı İzzet dikildi cami kapısında Hakkı’nın önüne.
“Oooo hoş geldin Mığitar” dedi aniden.
Hakkı şaşırdı bir an.
Karşısında duran adam eliyle kendisine karşıdaki kiliseyi gösteriyor ve “Senin yerin ora Mığitar” diyordu aradan bunca zaman geçtikten sonra.
“Iııh” dedi içinden “Bu beni sınıyor herhal.”
“Estafurullah Hacı emmi. Elhamdüllah Müslümanız hepimiz. Bizim ne işimiz var yahu o kilisenin kapısında” demesine Hacı fırsat vermedi.
“Yok yok Mığitar, evli evine köylü köyüne kardaşım. Sende bilirsin bende ki katıksız Hıristiyansın sen, git kilisene. Hem sonra bak yarın da Kaymakam’a uğra sizin tapuları yeniden hazırlamış. Hem sadece sizinkileri de değil, giden akrabalarınızınkini de sizin üstünüze yazmış. Yarın git onları da al ha! Unutmayasın, Kaymakam uzun uzun tembihledi.”

Bu gerçek öyküyü niçin anlattım?
Salı’ya devam ederim…

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (18.03.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk