90. Yılın Anısına Sahnedeki Avrupa’ya (1)

Ermenistan’ın bağımsızlığını kazanmasından bu yana, tekrar terennüm edilmeye başlanan Türk-Ermeni ilişkileri, henüz 15 yıllık çok yakın bir sürece tekabül ediyor. Bu süreci, esas olarak “ilişki süreci” olmaktan ziyade, “ilişkisizlik süreci” olarak adlandırmak daha doğru. Arada kaçırılan resmi fırsatlarla, yaratılmaya çalışılan sivil temaslar, ne yazık ki bu ilişkisizliği henüz gerçek bir ilişkiye dönüştürebilmiş değil.
İlişkisizliği besleyen birçok neden sayabilir ve nedenlerin başına da “tarihi” oturtabiliriz elbet. Ancak sorumluluğu sadece tarihe yüklemek ve bugünün sorunlarını görmezden gelmek, belki de asıl yanılgımız.
Önümüzde dev bir güncel neden daha var. Sadece tarihten kaynaklanmayan ve daha ziyade bugünün politikacılarının ürettiği bir ‘güven sorunu’yla karşı karşıyayız ve aslında ilişkisizliği besleyen asıl neden de bu.

Ermenistan bağımsızlığını kazandığında, Türkiye bu yeni hali ürkeklik ve şaşkınlıkla karşıladı. Çünkü yaklaşık bir asır önce kökünden hallettiği bir “sorun” en somut haliyle şimdi yeniden hortluyordu!
Peki, şimdi bundan sonra Ermenistan’la nasıl bir ilişki kurmalıydı?

Böylesi yeni bir komşu ve yeni durum için daha önceden üzerinde çalışılmış herhangi bir dış politika etüdü yoktu. O nedenle de diğer tüm uluslararası aktörler gibi “Tanımalıydı”, ancak bu “tanımayla yetinerek sonrasını ağırdan almak” gerekirdi. Sonuçta, Karabağ sorunu imdadına yetiştiğinde, ellerini ovuşturabilirdi. Ermenistan’la ilişkilerini bu sorunun çözümüne endeksleyerek, arzuladığı zamanı kazanabilirdi. İşte bu yüzden 1993’teki Kelbecer olaylarından itibaren ilişkinin tesisini belirsizliğe terk etmek ana politikaya dönüştü.

Nasıl olsa Karabağ öyle kolay çözülecek bir sorun değildi…

Çözülene kadar da “Kim öle, kim kala”ydı.

Ermenistan ise, kabul etmek gerekir ki, Türkiye ile diplomatik ilişki kurulmasını hep arzu etti. Levon Ter Petrosyan döneminde de, Koçaryan döneminde de bu arzu sürekli dile getirildi. Ne var ki Ermeniler’in eli hep havada kaldı, hiç karşılık görmedi. Türkiye, Cumhurbaşkanı Özal’ın “PKK’lıları kovalarken iki misket bombası da yanlışlıkla Yerevan’a düşse ne olur?”, ya da Başbakan Ecevit’in “PKK’nın lideri Öcalan Karabağ’da, Ermenileri uyarıyorum, sizin için kötü olur!” tehditleriyle, kendisine uzanan bu eli geri itelemenin bir yolunu hep buluyordu.

Bu haliyle de elbet, Ermenistan için Türkiye sadece tarihsel değil güncel bir “öcü”ydü.
Diğer bir deyişle, iki ülke arasındaki ilişkisizliği belirleyen ruh hali, birinin diğeri için “hortlak”, ötekinin de diğeri için “öcü” görülmesiydi.

İşte böylesine, iki hasımın ikili ilişki kurmakta zorlandığı durumlarda, hep üçüncü kişilere, arabuluculara ihtiyaç duyulması doğaldır. Türk-Ermeni ilişkisizliğinde yakın zamana kadar üçüncü kişi rolünü daha ziyade Amerika üstlendi ancak bir sonuç alamadı. İstanbul’da yapılan son NATO zirvesinde ise yayınlanan bildiriden anlaşıldığı kadarıyla, Amerika bundan böyle bu rolü Avrupa Birliği’ne ihale etti. (Muhtemelen onun başka yerlerde daha önemli işleri vardı!)

Evet işte, Avrupa yeniden sahnede.

Peki Türk-Ermeni ilişkilerinin belirleyici aktörlerinden Avrupa, geçmişte ve bugün oynadığı rolün ne denli farkında? Bu rolü bihakkın sorgulayıp, geçmişe dair özeleştirilerini, bugüne ilişkin de sorumluluklarını layıkıyla yerine getirebiliyor mu? Avrupa’da bu soruna ilişkin süren tartışmalarda gerçek bir demokrat duruş ve sorgulama hakikaten yapılıyor mu, yoksa geçmişte olduğu gibi yine sadece devletlerarası çıkarlar açısından gün ne gerektiriyorsa onunla mı yetiniliyor?

Avrupa’nın geçmişteki ve bugünkü rolüne ilişkin ciddi bir sorgulama gerekiyor. Ama bu soruların asıl sahibi Avrupalılar ve cevabını da bizzat onlar vermeli. Vermeli ki bundan sonraki duruşunu da bu cevaplardan ders çıkararak sergileyebilsin.

Görünen o ki Avrupa geçmişte olduğu gibi bugün de bu soruları kendine sormaktan kaçınıyor.
O yüzden de aynı hataları tekrarlıyor.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (05.04.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk