90. Yılın Anısına Sahnedeki Avrupa’ya (2)

Avrupa geçmişe nazaran bugün çok daha şanslı. Artık birbiriyle mücadele eden bir parçalanmışlık değil, birlik olmuş bir bütünlüktür. Dolayısıyla, geçmişteki gibi, kendi aralarındaki çelişkilerin ortaya konacak doğru bir dış politikayı geçersiz kılması mazeret olamayacaktır. Bugünü asıl belirleyecek olan hakikaten Avrupa’nın ne istediğidir.

‘Parçalanmış Avrupa’ geçmişte, Osmanlı Ermenilerinin hamisi gözüküyordu. Bu hamiliğin hesaplanamayan sonuçları eleştirel bir süzgeçten geçirilmiş olmamalı ki, bugün Türkiye’ye yönelik sürdürülen politikada da geçmiştekine benzer bir ‘azınlık hamiliği’nin öne çıkışı kendileri açısından çok önemli bir sorun teşkil eder gözükmüyor. En azından Türkiye milliyetçiliğinde, Avrupa Birliği’nin mevcut duruşunun yine ‘azınlık hamiliği’ olarak algılanışı, onlar açısından fazla bir kaygı yaratmıyor.

Burada esas olarak niyetim Avrupa’nın Türkiye’deki Azınlık sorunlarını bir demokrasi ve insan hakları sorunu olarak ele alıp almadığını tartışmak değil, bu politikanın diğer bir sonucuna dikkat çekmektir. İki asırdır kendi farklılıklarının sorunlarını kendi çözmeyen ve bu sorunları Avrupa’nın kucağına sürekli bir sermaye olarak bırakan Türkiye yönetimlerinin bu ısrarlı politikasının elbette kendi içinde bir amaç taşıdığı unutulmamalıdır. Bu, tercih edilmiş bir politikadır ve artık doğru sorgulanmalıdır. Çünkü bu politikaya Batı’dan gelen tepki, aynı zamanda Türkiye’deki milliyetçiliğin de temel beslenme alanıdır. Türk milliyetçiliğinin ihtiyacı da bu beslenme alanının sürekli varolmasıdır. Dolayısıyla bu kucağa atılan sermayenin tuzağına düşmek ve iki asırdır hep aynı tepkiyi tekrarlamak, Azınlıklar’ın sorunlarını tam anlamıyla çözmediği gibi, ziyadesiyle Türk milliyetçiliğinin refleksini güçlendirmekte, Türkiye’nin demokratikleşmesini geciktirmektedir.

Geçmişe dair şu sorular, halen net olarak cevaplanmadığı için geçerliliğini korumaktadır: Geçmişteki acı günlerin öncesinde, acı günlerin içinde ve acı günlerin sonrasında, parçalanmış Avrupa’nın hangi tavırları hangi yönde belirleyici oldu? Avrupa geçmişte hamiliğine soyunduğu Ermenileri ne kadar kucakladı, ne kadar ihmal etti? “Ermenilere hamilik” Avrupalılar’ın amacı mıydı yoksa aracı mı? Osmanlı döneminde gerçekleşmeyen reformlarda, Avrupalı devletlerin kendi aralarındaki çatışmanın rolü hangi boyuttaydı? Ve nihayet eğer Avrupa gerçekten sorumlu davransaydı, o acı günler ve kırılmalar yaşanır mıydı? Tüm bu sorulara olumlu yanıt vermek ne yazık ki mümkün değildir.

Bugünün soruları da dünkünden farklı değil. Avrupalı devletler, Ermeni halkının yaşadığı felaketi geçen zaman içinde içselleştirmedikleri gibi, ısrarla da bundan kaçındılar ama gelin görün ki aradan 80 yıl ya da 90 yıl geçtikten sonra peşpeşe Ermeni Soykırımı’nı tanıyan bir dizi kararlar aldılar. Almanya’da CDU tarafından Parlamento’ya taşınmak istenen tasarı bunun son örneği. Tasarıda “Türkiye’nin tarihiyle yüzleşmesi ve Ermenistan’la sınırı açması”na yönelik çok haklı öneriler ve telkinler yer alıyor. Peki önerilerin haklılığı bir başına yeterli mi? Sormak gerekmiyor mu şimdi, Merkel’in derdi gerçekten Türk- Ermeni ilişkileri mi, Merkel’in derdi gerçekten Türkler’in tarihleriyle yüzleşmeleri mi, yoksa asıl dert Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişinin önünü kesecek siyasetler ve manevralar üretmek mi? Diğer şekliyle Ermeni sorununu ele alış geçmişte olduğu gibi bugün de bir araç mı, yoksa amaç mı? Gerçekten CDU duruşunda samimi mi?

Türk-Ermeni ilişkilerinin tesisini, tarihin çözümüne bağlayarak gerçekleştirmeye çalışmanın esas olarak gerçekçi bir politika olmadığı ortadadır. Bizatihi bunun yanlış bir politika olduğu Ermenistan Devleti’nin de savıdır. Çünkü birinci sıraya oturtulması gereken tarih değil, ilişkilerin tesisidir. Tarihin çözümü ise, kurulacak ilişkinin olağan sürecine teslim edilmelidir.

Bugün Türkiye’de Ermenilerle ilişki kurulmasına karşı olanlar “Gelin önce şu tarihi konuşalım, siz soykırım demekten vazgeçin ondan sonra ilişki kuralım” demekte ve bu şekilde ilişkilerin tesisini yokuşa sürmektedirler. Bu söyleme paralel sayılacak “Türkler önce soykırımı tanısın” beklentisi de, ilişkiyi ikinci plana iten bir yaklaşımdır ve aslında o da benzer bir şekilde çözümsüzlüğü tercihtir. Çünkü nasıl olsa Türkiye bugünkü zihniyetiyle, bilgisiyle ve algılamasıyla soykırımı kabul edebilecek bir düzeyde değildir. Bu düzeyin varlığını bile bile soykırımı tanımalarını onlardan beklemek, aslında soykırımı tanımalarını istememekle eşdeğerdir.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (08.04.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk