Biz, Biz İdik (1)

Bir aya yakın yurtdışındaydım.

Avrupa’nın değişik kentlerinde ve Erivan’da çok sayıda “Ermeni sorunu”yla ilgili toplantılara katıldım.
Bu toplantıların önemli bir bölümünde Etyen Mahçupyan’la birlikteydik.

Toplantı dizilerimizin ilki 5 Nisan’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde başladı, Strazbourg’da Avrupa Parlamentosu’nda sürdü ve nihayet Erivan’da uluslararası bir konferansla noktalandı.

Araya giren Londra, Frankfurt, Stutgart, Salzburg ve Berlin toplantıları ise Avrupalı Ermenilerle, Avrupalı Türklerle ve bizatihi de Avrupalılarla yaptığımız toplantıların diğer parçaları oldular.

Tüm bu süreç içinde ise sürekli kendi kendimize sorduğumuz soru şuydu.

Biz kimdik? Niye birşeyler bizim etrafımızda dönmeye başlamıştı? Biz gazeteciyken, diğer deyişle haberciyken, nasıl olmuştu da habere dönmüştük? Niçin her konuştuğumuz haber oluyordu? Niçin yurt içinden ve yurtdışından haberciler bizi arıyor, bizi konuşturuyorlardı?

N’oluyordu? İrademiz dışında bir mecraya doğru mu sürükleniyorduk.

Yoksa biz, biz olmaktan mı çıkıyorduk?

Bu soruların cevabı muhtemelen anlatacaklarımın ayrıntılarında gizli.

İlkin sondan başlayayım… Ermenistan Dışişleri Bakanlığı’nın 20-21 Nisan tarihleri arasında Erivan’da düzenlediği uluslararası konferanstan.

Erivan’a Etyen gelmemişti, ben ise sadece gazeteci olarak davet edildiğimi düşünüyordum. Oraya varıp, panelin tartışmacılarından biri olduğumu öğrendiğimde ise itiraf etmeliyim ki, haddimi aşan bir konumda hissettim kendimi.

Karşımda onlarca yerli yabancı bilim adamı, Ermenistan Hükümeti’nin bakanları, bürokratları, yüzlerce Diaspora temsilcisi ve bir ordu kadar da yerli yabancı medya ve basın vardı. Üstelik konuşmaları Ermenistan Devlet Televizyonu başından sonuna canlı olarak yayınlıyor, konuşmaları sadece Ermenistan içinde değil dünyaya da anında yansıtıyordu.

Bir anlamda, o anda yapacağım konuşmayı tüm dünya Ermenileri dinleyecekti.

Konuştuğumun özetini aktarayım.

Ermeni dünyasının 90. yılda yaşadığı ruh halini bir Türkiye Ermenisi olarak nasıl paylaştığımı ve içselleştirmiş olduğumu anlattım ilkin. Bizim 24 Nisan anıtlarımız ya da anma törenlerimiz yoktu ama 17 okulumuzla, 35 kilisemizle atalarımızdan kalan mirasımızı Türkiye’de layıkıyla yaşatıyorduk ve bu yaşatmayı kimliğimizin esası haline dönüştürmüştük. Tek arzumuz tekrar Türkiye’yle Ermenistan’ın, Türklerle Ermeniler’in barış içinde birarada yaşamalarını görebilmekti. Bunu sadece arzu etmiyor, gerçekleşmesi için de elimizden geleni yapıyorduk. Ermeni dünyasından beklentimiz ise Türkiye’yi doğru okumaları ve anlamalarıydı. Türkiye toplumunun tarihe ilişkin gerçeği bilip reddettiğini düşünüyorlarsa yanılıyorlardı. Toplum kendisine ne öğretilmişse ve ne dayatılmışsa onu biliyor ve onu savunuyordu.

Dolayısıyla Türk toplumunun önündeki temel seçim şu aşamada ne inkar ne de ikrardı, aslolan idraktı. Bu idrakın gerçekleşmesi için ise Türk halkının bilgilenme hakkını kullanması gerekiyordu. Bunun için Türk halkına yardımcı olunmalı, onun demokratikleşme mücadelesine destek verilmeliydi. Bu anlamda da Türkiye’nin “Gelin tartışalım” teklifi, Ermenistan tarafından “Tartışmayalım ama konuşalım”a dönüştürülerek kabul edilmeliydi. Sonuç olarak da Ermeni dünyasının geleceği Türkiye’nin geleceğine yakından bağlıydı, Türkiye’nin demokratikleşmesine katkıda bulunmak Ermeni dünyasının kendi yararınaydı. Türkiye’nin demokratikleşmesi ise esas olarak kendi içindeki iç dinamiklerin varlığı ve mücadelesiyle sağlanabilirdi, aksi takdirde dıştan gelen baskıların tarihte olduğu gibi bugün de bir yararı olmayacaktı.

Tevazuyu severim ama konuşmamın hayli kabul gördüğünü belirtmemi lütfen bağışlayın çünkü bu kabul Ermenistan’ın da Diaspora’nın da ruh halini yansıtması açısından önemli ve giderek Türkiye’yle ilişki kurulmasına yönelildiğinin de bir göstergesi.

Diasporanın sert temsilcilerinden bir grubun konuşma sonrası yanıma gelip “Bugüne kadar sana ve arkadaşın Etyen’e hep tereddütle bakıyorduk ama konuşmanı ve düşüncelerindeki samimiyeti gördükten sonra şimdi artık bu kusurumuzu itiraf ediyoruz” demeleri ise bir köşeye çekilip gözyaşı dökmemin tek nedeniydi.

Ama varsın olsundu bu gözyaşları biz Türkiyeli Ermeniler’in istesek de istemesek de kaderiydi.
Ama artık yağma yoktu.

Bu kaderi irademiz yenecekti.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (29.04.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk