Biz, Biz İdik (3)

Alman Parlamentosu’nda iki hafta önce yapılan “Ermeni soykırımı”na ilişkin genel görüşmenin, bugüne kadar diğer Avrupa ülkelerinde yapılan benzer girişimlerden çok önemli bir farkı oldu. Hemen hemen tüm grupların sözcüleri tam bir ittifak halinde, Türkiye’yi hedef almaktan ziyade kendi kendilerini sorguladılar. Tarihte yaşananlardan kendilerinin de sorumlu olduğunu dile getirdiler. (Bu görüşmelerin Türkçe çevirisinin tamamının yayınlanmasının okurlarımız açısından büyük kazanç olacağını Birgün editörlerine anımsatmak isterim).

Muhtemelen günün birinde Alman Parlamentosu’ndan “Ermeni soykırımı”na ilişkin çıkacak karar da bu doğrultuda olacak. Daha da anlaşılır haliyle söyleyeyim, çıkacak kararda esas olarak Türkiye’yi değil kendi kendilerini hedef alacaklar. Ama tabi ki bu yeni duruş kendi gelişmelerini de beraber taşıyacak.

Avrupa’nın tarihte oynadığı sorumluluğa sahip çıkması, bu sorumluluğu idrak etmesi, öteden beri benim de üzerinde durduğum ve şu son bir ay içerisinde Avrupa’nın değişik platformalarında Avrupalı parlamenterlerin yüzüne karşı dile getirdiğim görüşler oldu. Üstelik daha da ileri gittim, sadece bu sorumluluğu onlara anımsatmakla kalmadım, geçmişin bedelini de ödemeye hazır olmaları gerektiğini söyledim. Bu bedelin karşılığı şu olmalıydı:

Onlar geçmişte bu iki halkın arasındaki ilişkinin tüketilmesine neden olmuşlardı, şimdi ise bu ilişkinin yeniden üretilmesine yardımcı olmaları gerekiyordu.Bunun için de her türlü kaynaklarını Türkiye’yle Ermenistan arasında ortak çıkar alanları yaratılması için harcamalıydılar.

Doğrusu Avrupa’nın bu ilişkilerin yeniden üretilmesine yönelik ortak bir arzu içinde olduğunu, Türkiye ve Kafkas ülkeleri için biçimlendirdiği politikanın hayli gerçekçi ve doğru bir rota içerdiğini söylemek mümkün. Bu doğru politika, Türkiye’nin ve Kafkas ülkelerinin kaderini birbirine bağlayan ve Türkiye’nin Avrupa Birliği üyesi olmasıyla ,diğerlerinin de Avrupa Birliği’ne yaklaşmalarını ve hatta girmelerini sağlayacak bir proje. Buraya kadar sorun yok, herkesin birinci seçeneği bu. Diğer deyişle ortak çıkar alanı bu haliyle zaten yaratılmış durumda. Peki, Türkiye Avrupa Birliği’ne girmekte nazlanırsa, ayak sürerse, ya da rotasını sürekli bir adım ileri iki adım geri uygularsa, o zaman bu politika değişir mi? Değişirse hangi yöne kayabilir? Benzer bir soruyu Türkiye-Ermenistan ilişkileri açısından da sorabiliriz.

Türkiye işi ağırdan alır ve özellikle de Ermenistan’la politikasında üstten bakan ve ilişkiyi erteleyen bir tutum sergilemeyi sürdürürse, o takdirde Ermenistan kendi kaderini Türkiye’nin kaderine bağlayan bu politikanın değişmesi için ayrı bir çaba içine girer mi? Böyle bir çaba içine girerse başarı kazanma şansı olur mu?

Bugün için bu soruların cevabı hakikaten ütopik ya da romantik kalmaktadır. Türkiye’nin giremediği bir Avrupa Birliği’ne coğrafi teması dahi bulunmayan yanıbaşındaki üç Kafkas ülkesinin girmesi, hele hele de bunların içinden Ermenistan’ın sıyrılarak bir başına girmesi hayli zor, üzerinde konuşulması ya da düşünülmesi bile gerekmeyen bir husustur. Ancak, şu anda bu konularda herhangi bir inisiyatif kullanmayan ve temel çabasını da soykırımın tanınması konusunda Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya vakfetmiş bulunan bir Ermeni Diaspora’sının var olduğunu da unutmamak gerekir. Aynı Diaspora silkinip, uykudan uyanır ve Türkiye’yle uğraşmaktansa Ermenistan’ın geleceğiyle uğraşmayı hedefinin başına alır ve bu hedefin başına da Ermenistan’ın Avrupa Birliği’ne girişini oturtursa, o zaman bu romantik beklentinin reel bir politikaya dönüşebileceği de hiç sürpriz sayılmamalı.

Özetle… Giderek tarihte oynadığı rolün farkına varan, bunun sorumluluğunu dile getiren ve bedel ödemesi gerektiğini idrak etmeye başlayan bir Avrupa’nın varlığından söz ediyorum. Bugün için uyuyan ama yarın uyandığında önemli bir faktör olacak olan Diaspora’nın varlığından söz ediyorum. Diaspora uyandığında, bu bedelin pozitif bir ayrımcılığa, bu pozitif ayrımcılığın da Ermenistan’a bir şekilde tanınacak hakka dönüşebileceğinden söz ediyorum. Doğrudur, şimdilik çok romantik öngörüler tüm bunlar. Ama gelin biz bize kalmışken bu kez gerçek bir şey söyleyeyim: Geleceğe ilişkin hemen her şey büyük oranda Türkiye’nin tutumuna bağlı olacak. Bazı öngörülerin romantık kalıp kalmayacağı da…

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (06.05.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk