Halaçoğlu Vakası

Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu hakkında İsviçre’de başlatılan soruşturma, herşeyden önce Avrupa ile bizler arasında bir zihniyet ve algılama farkı yaşandığını bir kez daha ortaya çıkardı.

Onlar soykırıma karşı mücadeleyi o denli önemsiyor ve öylesi noktalara kadar taşıyorlar ki, bu bir yerde bize göre antidemokratik ama onlara göre zorunlu bir yasa haline dahi dönüşebiliyor.
Soykırıma karşı mücadele onların nezdinde hiçbir demokratik hakkın istismar edilmesine cevaz vermediği gibi, ifade özgürlüğünü sınırlandırmaya kadar da varabiliyor.

Böyle bir yasayı kendi toplumuyla sınırlı kaldığında belki anlamak mümkün. Sonuçta o toplum o yasayı çıkarırken kendi halkına neyin soykırım, niçin soykırım, ne zaman soykırım ve nerede soykırım olduğunu öğretiyor ve öğrettiğinin gereğini de bekliyor.

Ne var ki bilginin özgür olmadığı toplumlara da aynı yasayı uygulamaya kalktığınızda asıl paradoks da kendiliğinden doğuyor.

Bilme hakkını yeterince kullanamayan toplumlarda insanlar bildikleri kadarıyla konuşuyor ve savunuyorlarsa o zaman bunu nasıl suç sayacaksınız?

Bunu suça dönüştürdüğünüzde o kişiyi soykırımla mücadele anlayışına katmış mı olacaksınız?
Adamın bilgisi o kadarsa ve bu bilgisinin oluşturduğu zihniyetle hareket ediyorsa, çıkardığınız bu yasa onun zihniyetinde ne gibi bir değişiklik yaratacak?

Yasadan korktuğundan mı soykırıma karşı olacak, yoksa karşı olmayı zihniyet olarak içselleştirdiği için mi?
Zihniyet değişikliği olmadan ise soykırımlar nasıl son bulacak?

“Halaçoğlu vakası” bir kez daha gösteriyor ki Avrupa bile kimi hassas sorunlarda, düşünce ve ifade özgürlüğüne saygı gibi temel demokratik ilkeleri bir kenara atarak mücadele edemez. Asıl başarı yargı kararlarıyla ya da dayatmacı yasalarla değil, zihniyet değişikliği yaratacak tartışma ortamlarının sağlanması ve tam bir ifade özgürlüğüyle sağlanır.

Her zaman dile getirdiğimiz gibi, yanlış zihniyetler ancak kendi özgürlükleri içerisinde boğulabilir.
Bu açıdan Halaçoğlu için açılan soruşturmanın yanlışlığı ortadadır, örneğinde görüldüğü gibi bu tür dayatmaların, yanlış zihniyetin kendi toplumunda daha da kahramanlaşmasına ve pekişmesine vesile olmaktan öte bir yararı yoktur.

Nitekim İsviçre savcısının bir soruşturma başlatmak için kimlik tesbiti talep etmesinin dahi Türkiye’deki milliyetçi söylemin ekmeğine ne kadar yağ sürdüğü ortadadır.

Tabi bizim dayatmacılara da bu vesileyle gün doğacaktı.

Nitekim doğdu da, işaretleri görülmeye başlandı bile.

Yeni Türk Ceza Yasası’nın yeniden ele alınan maddelerinden biri olan 305. maddeye, şimdi bir de “soykırım olmuştur” diyen yabancılara da ceza verilmesini teklif eden öneri, bunun son örneği.
Doğrusu, Türkiye’nin demokratikleşmesi için içerden mücadele veren insanların işi hakikaten zor.
Sadece içerdekilerin antidemokratik tutumlarına karşı mücadele yetmiyor.

Dışarıdakiler de sağolsunlar, içeridekilerden hiç aşağı değiller.

Birbirlerini iyi besliyorlar.

“Ermeni soykırımı” konusunda şu gerçeği bir kez daha özetlemekte yarar var:

Türkiye’nin bugün önündeki problem ne “inkâr” ne de “ikrâr” sorunudur.

Türkiye’nin temel sorunu “idrak”tir.

Türkiye’nin ciddi bir şekilde alternatif tarih etüdüne ve bunun için de demokratik bir ortama ihtiyacı var.

İdrak edilmemiş bir inkârın veya ikrarın hiç kimseye bir yararı yoktur.

İdrak sürecini yaşamakta olan bir toplumun bireylerine ise inkârı ya da ikrarı siyasal baskılarla ya da yasalarla dayatmak işgüzarlıktır.

Böylesi bir yöntem idrak sürecine indirilecek en büyük darbedir.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (10.05.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk