İçimiz Dışımız (1)

Türkiye’ye yönelik yabancı gazeteci, politikacı, aydın ilgisi şu sıralar her zamankinden daha yoğun. Gün geçmiyor ki bu kişiler “Türkiye nereye gidiyor?” sorusunu sormak için kapımızı çalmasın. Özellikle Avrupa Birliği’nin referandumlar sonunda içine düştüğü krizin Türkiye’ye yansıyan ve yansıyacak boyutları en merak ettikleri konu. “3 Ekim Müzakerelere Başlama Tarihi”nin yaklaşması da tabi önemli bir etken.

“Müzakereler ertelenir mi? Ertelenirse Türkiye nasıl bir tepki gösterir? Türkiye’de milliyetçilik artar mı? Artarsa ne olur, Türkiye nasıl bir rejime doğru kayar?” Tabi bir de özel soru: “Siz Azınlıklar bu gidişattan tedirgin misiniz?”

Tüm bu soruların ortak bir ruhu var. Türkiye’ye, doğal olarak, dışardan bakıyorlar, dışardan baktıkları için de esas olarak temel merakları “dış”ın yani kendilerinin önemi. Türkiye onlar için bir tür ayna. Türkiye üzerinden kendilerini arıyorlar, kendi gözlemleri yetersiz kaldığı için de asıl yansıma bizlerden dinledikleriyle oluşuyor.

Bu açıdan onların konuşan aynaları sayılırız.

Tabii onlar da bizim aynamız.

Biz de çoğu kez kendimizi yani “iç”imizi onlar üzerinden algılıyoruz. Peki biz onları, onlar bizi, ne kadar doğru yansıtıyoruz?

Şaşı merceklerimizle çoğu kez birbirimizi balon gibi şişiriyor, şişirdikçe de patlatıyor olabilir miyiz?

Bu kadar çok kendimizi birbirimiz üzerinden aradığımıza göre, bu iç ve dış dinamizm meselesini doğru analiz etmek şart, bir de tabii şu yaşamsal sorunun cevabını doğru oturtmak…

“Türkiye’de değişimin iradesi kimin elinde, dış dinamiklerin mi, iç dinamiklerin mi?”

Doğrudur, tarihsel sürece baktığımızda her zaman için Türkiye’deki değişimlerde dış dinamizmin çok büyük bir rol oynadığını görebiliriz, ancak iç dinamizm açısından da “Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim etmek” boynumuzun borcu.

Sezar’dan kastettiğim toplumun kendisi değil elbet. Bizde toplum ne zaman bir değişimin öncüsü olabildi ki, Sezar sayılsın? Şu bir gerçek ki, Türkiye’de değişim her zaman asker ve milli sermayenin ittifakı sayılan derin devlet yapısının iradesinde oldu. Her zaman için yukarıdan aşağıya dayatıldı. Değişim süreçlerinde toplum değiştiren değil, sadece kabul etmek durumunda bırakılandı.

Bu tesbiti simgeleştiren en önemli söz dönemin valilerinden birinin ağzından çıkan şu cümledir:

“Size ne oluyor, eğer bu ülkeye komünizm gerekiyorsa onu da biz getiririz.”

Osmanlı’nın son yüzyılı dış dinamiklerin cirit alanıydı ancak oraya kadar uzanmak da gereksiz, o dönemi geride bırakıp Cumhuriyet dönemini ele aldığımızda, üç farklı dış gelişmenin Türkiye’de üç ayrı değişim sürecini tetiklediğini, düzenin hakimi oligarşinin de buna göre tutumunu belirlediğini görürüz.

Birincisi, Amerika’nın başını çektiği kapitalist dünya ile Sovyetler Birliği’nin başını çektiği sosyalist dünya arasındaki Soğuk Savaş yılları.

Bu dış dinamik Türkiye’de toplumsal bir Sol’un ortaya çıkmasını tetiklediyse de, ne çare ki oligarşik yapı kapitalist düzenden yanaydı, bir iki darbeyle Sol yeterince toplumsallaşamadan işini bitirdi.

Türkiye’de değişimi tetikleyen ikinci önemli dış dinamik İran’daki mollalar devrimi oldu.

Bu devrim de Türkiye’yi sert etkiledi. Türkiye’nin yöneten erki bilinen reşeksle Müslüman dindarların taleplerinin Türkiye’de rejim değişikliği anlamına geleceğine yordu ve o gün bugün bu kesime karşı teyyakuzunu darbe niteliğindeki teşebbüslerle sürdürüyor. Bu teyyakuzun başarısız kaldığını söylemek de mümkün değil. Bugün büyük bir oy çokluğuna rağmen iktidarda olsalar da dindar kesimin temsilcileri istedikleri değişimleri bir türlü gerçekleştirmeye cesaret dahi edemiyorlar. Toplumsal bir talebe dönüşmüş olan türban sorununa bile çözüm getirmekten acizler, kıvranıp duruyorlar.

Türkiye’de değişimi etkileyen son ve en önemli dış dinamizm ise Avrupa Birliği.

Onun etkisi diğerlerinden hayli farklı ve bir yazıya sığmayacak kadar da geniş.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (15.07.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk