İçimiz-Dışımız (2)

Cumhuriyet tarihimiz içinde Türkiye’yi etkileyen üç dış dinamikten ilki olan “Kapitalist dünya” ile “Sosyalist dünya” arasındaki mücadelenin bugün için varlığını sürdürdüğünü söylemek mümkün mü? Türkiye’nin en solcu kanalı, TRT gözüküyorsa…

Nazım Hikmet’e bugün artık sağcısı, solcusu, muhafazakârı hele de liberali sahip çıkmakta yarışıyorsa…

Ayıptır söylemesi, ülkemin ulusalcı solcusu en devrimci yapı olarak orduyu görüyor ve ikide bir rejim adına göreve çağırıyorsa… Bu demektir ki, artık bu ülkede Sağ-Sol meselesi kalmamıştır. Sol, artık rejim açısından zararlı bir unsur değil, hatta başka zararlı unsurlara karşı kullanılması gereken bir “Devlet müttefiki”dir.

Bu müttefiklik esasen, Türkiye’yi etkileyen ikinci dinamik olan İran’daki molla devriminden bu yana da epeyce iş kurtardı. Bizde solculuk, gayrı kapitalist düzene karşı sürdürülen bir mücadele olmaktan ziyade, Müslüman taleplere, beklentilere ve heveslere karşı duruşun iştigal alanına dönüştü. Onun içindir ki, İran’daki Molla devriminden bu yana Türkiye’de solculuğun içi diğer temel unsurlarından boşaltılmış ve büyük oranda da bu kavram sadece laikçilikle doldurulmuştur. Bugün artık laikçi olmak pekala yeterli bir solculuk olarak satılabilmektedir.

Ne var ki solcular kendi kavramlarına ihanetin bedelini de çok ağır ödediler. Onlar bu tarafta din karşıtlığını solculuk sayadursun, öte yanda dindarlar solun terkettiği toplumsal taleplere de sahip çıkarak, büyük kentlerin proleter varoşlarında dahi halkın desteğini aldılar ve yıllardır sürdürdükleri iktidar ortaklığının ardından da, şimdi gayrı tek başlarına iktidarlar. Dindarların iktidar, devletin solcu ve de muhalefet kesildiği günümüzde, bu kez üçüncü bir dış dinamiğin etkisi altındayız; Avrupa Birliği. Ne var ki bu dış dinamiğin etki alanı diğerlerinden hayli farklı. Bir kere hiçbir kesimi toplu bir saf olarak karşısına ya da yanına alamıyor.

Bugün, Sağ’ın da Sol’un da, laikçilerin de dindarların da, milliyetçilerin de liberallerin de, hatta öyle ki devlet bürokrasisinin de ordunun da durumu bu açıdan farklı değil. Hemen her kesim kendi içinde ayrışmış durumda, hemen her kesimde AB yandaşları da var karşıtları da.

Hiçbir kesim Avrupa Birliği noktasında homojen bir duruş sergileyemiyor. AB süreci şimdiden hemen her kesimi kendi içinde hallaç pamuğuna çevirmiş durumda. Bu öyle bir hallaç pamuğu ki, diğer tüm sataşmalar bitti şimdi artık AB yandaşlığı karşıtlığı temel iç dinamik haline dönüştü. Müzakerelerin başlamasıyla bu ikilem daha da artacak ve siyasetin de temelini oluşturacak.

Dolayısıyla şimdi artık Türkiye’yi en çok etkileyen dış dinamik, Avrupa Birliği sürecidir. Üstelik bugüne kadar gösterdiği etkinin, bundan böyle göstereceği etkinin henüz tırnağı bile olmadığını, asıl etkinin 3 Ekim’de müzakere süreciyle birlikte başlayacağını, başka ülkelerde yaşanan benzer deneyimler yeterince göstermektedir. Müzakere sürecinin başlamasıyla birlikte her alanda yaşanacak değişimler hemen her kesimin tenine dokunmaya başlayacak, muhtemelen bir hayli de can sıkacak.

Günlük yaşantımızda bugün hoş karşıladığımız feodal ve olağan düzensizliklerimize çekidüzen getirilmeye başlandığında, değişim denen şeyin hepimizin alışkanlıklarından birşeyler koparmaya başladığını, hepimizin bedel ödemek zorunda olduğumuzu çok daha net kavrayacağız.

Öyle ki, bugünkü çıkarları için “AB’ye evet” diyenlerimizin bile yarın değişim kendi çıkarlarını zorladığında “AB’ye hayır” demeleri bile çok muhtemel. Ve gerçek aynalar o zaman konuşacak.

Kendi gerçeğimizi asıl o zaman göreceğiz.

Ne kadar değişimden yanayız, ne kadar değiliz?

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (22.07.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk