Bir Bardak Suda Fırtına

Yaz boyu, Kınalıada sakinlerinin yaşadığı hafta sonu sendromunun yakın tanığıydım. Sonuçta ben de aynı adada yaşıyorum. Gerçi bu sendrom sadece bu yıla ait de değil, onyıllardır her hafta sonu, ada sakinlerinin yaşadığı bir gerçeklik. Ne var ki, yıl be yıl artan düzensizlikler, kimilerine göre artık had safhaya vardı. Öyle ki, Azınlık psikolojisinin de verdiği alışkanlık ve hazırlıkla, bu düzensizliğ in artışını “Azınlıklara yönelik sistematik bir çaba” olarak algılamaya meyilli olanlar bile var.

Böylesi bir ortamda bir basın mensubu olarak bizlere düşen sorumluluğun bilincinde davrandım. Yapabileceğim tek bir şey vardı… Söylentilerle yetinmemek ve her iddianın üzerine gitmek. Ne var ki üzerine gittiğimde ise ne bir iddia sahibi, ne bir iddia, ne de yetkili mercilere yansımış önemli bir vakayla karşılaştım. “Evin havuzuna zorla girmişler” diyorlardı, gidiyor araştırıyordum, hakikaten böyle bir havuza musallat olma olayı vardı ama ne zorlaydı ne de özellikle seçilmiş bir gayrımüslime aitti. Ankaralı Müslüman bir vatandaşın havuzuydu, olay da hafta sonu ziyaretçilerinden birkaç gencin delikanlılığına bağışlanacak muzırlıktaydı.

“Evlerden su isteme, evlerin tuvaletini kullanma” sorunu ise en yaygın olanıydı, ne var ki bunlar da çok doğaldı. Sonuçta bu adanın hemen her tarafında umumi tuvaletler vardı da insanlar buraları özellikle kullanmıyor ve evlere musallat oluyor değillerdi. Bu adada bir tek umumi tuvalet vardı ve böylesi bir kalabalığın yaşandığı hafta sonlarında böylesi vakaların yaşanması da kaçınılmazdı. Sonuçta insanlar ya ortalıkta ihtiyaçlarını giderecekler ya da birinin kapısını çalmak zorunda kalacaklardı.

Esasen bu tür sorunlar sadece Kınalıada’ya mahsus da değildi. Diğer adalarda ve İstanbul sahillerinin tümünde bu ve benzeri düzensizlikler yaşanı yordu ve sadece sahil sakinleri değil sahiller de isyandaydı. Eğer yetkililer düzeni sağlamazsa, sahil sakinleriyle sahil misaŞrleri arasında yaşanacaklar sadece bir gerginlik olarak kalmaz, boyutları çok daha ileri ve hesaplanamayacak noktalara erişebilirdi.

Bu açıdan hemen herkesin üzerine düşen sorumluluk bilinci içerisinde hareket etmesi gerekiyordu. Basının üzerine düşen sorumluluk ise bu gibi durumlarda kat be kat daha fazlaydı. Yapılacak eleştirilerde ve haberlerde sahil sakinlerinin hakkını korurken hafta sonu misaŞrlerini aşağılamak, hafta sonu misafirlerinin hakkını savunurken sahil sakinlerinin yaşadığı sorunları görmezden gelmek mümkündü. Dolayısıyla çok ama çok dikkatli olmak gerekiyordu. Ne var ki bu dikkati ve özeni bazı çevreler gösteremedi. Ada sakinlerinin sorunlarına sahip çıkma kaygısıyla kimi zaman hafta sonu sakinleri Kırıkkanat örneğinde yaşadığımız gibi, kimi zaman ırkçı sayılabilecek yaklaşı mlarla aşağılandı. Sadece söylentilere dayanan haberler yapıldı ve bunlara bir de abartılı yorumlar eklenince işte nihayet o her zaman çalışmalarına güvendiğimiz İnsan Hakları Derneği büyük bir yanlı şa ve talihsiz bir açıklamaya sevkedildi.

İnsan Hakları Derneği sözkonusu olaylara ilişkin yaptığı basın açıklamasında “Yetkilileri Kınalı ada’da Gayrımüslimlere yönelik sistematik tacize karşı göreve davet” etti. Hangi sistematik taciz? İHD bu tür mesnetsiz, araştırılmamış ve içi boş bırakılmış bir tesbiti bu kadar kolay nasıl kullanabildi? Doğrusu anlayabilmiş değilim. Nasıl oldu da bugüne kadar Hıristiyan misyonerlere özgürlük talep ederken, Afganistan uyruklu olduklarını araştırarak tesbit ettiğimiz bir grup Müslüman misyonerin özgürlüğüne gayrımüslimleri onlardan korumak adına karşı çıkabildi? İHD nasıl oldu da demokratik kimliğini böylesine kolayca bir kenara bırakabildi? İHD’ye her zaman için çalışmalarında destek sunmuş ve onlardan destek görmüş biriyim. Ama üzgünüm, bu kez yanlarında değilim.

Sorumluluk önemli bir kavramdır ve herkese ait olmalıdır. Ve tabi biz Azınlıklar açısından, olmadık yerde sorun üreten, mızmızlık yapan konuma düşmek de bir başka handikap. Bizim zaten gerçek ve sistematik sorunlarımız var. Onların varlığına ise kamuoyunu ikna etmek, bu tür üretilmiş fısıltılarla değil, gerçek söylemlerle mümkün. Aksi takdirde, sürekli “Kurt geldi yetişin, kurt geldi yetişin” diye insanları kandıran, gerçekten kurtun geldiği gün ise kimseyi ikna edemeyen ve üzerine güldüren yalancı çoban konumuna düşeriz ki, bu ise bizler için çok daha büyük bir tehlike.

Biz Azınlıklar, hele de ülkemizin önünde 3 Ekim’de AB ile müzakerelere başlamak gibi bir heyecan dururken, herkesten daha fazla hassas davranmak zorundayız. Yurt dışında ellerini oğuşturup Türkiye’den kötü ve karamsar haberler bekleyenlerin kullanımına aslı ve astarı olmayan haberlerin sunulması tercihimiz olamaz. Üstelik bizler bu memleketin hamuruyla yoğrulmuş insanlarız ve kapımızı bir bardak su için çalanlara ikinci bardağı da ikram etmeyi, bir bardak suda fırtına koparmaya her zaman için yeğleriz.

Çok şükür bu hamurumuzdan kaynaklanan sağduyumuzu hiç ama hiç yitirmedik.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (26.08.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk