6-7 Eylül’ün 50. Yılında

Tarihte yaşanan olaylardan ötürü, bugün kendimizi ya da birilerini sorumlu tutarsak, bu da bir tür ırkçılık sayılmaz mı?

İşte, düşün dünyasında son zamanlarda sıkça tartışılan ve cevabı aranan önemli bir soru.

Üstelik “Evet, ırkçılık sayılır” yönünde bir eğilimin giderek rağbet kazandığı da pekala söylenebilir.

Ne var ki soru fazlasıyla paradoksal.

Hatta kendi içinde tuzak yüklü.

Sözgelimi, bu yargıya göre, kendimizi geçmişte bizimkilerin yaptığı bir olaydan ötürü sorumlu sayıp bugün birilerinden özür dilersek, demek ki ırkçılık yapmış olacağız.

Nedeni de çok açık.

Bu durumda, biz hâlâ kendimizi bizimkilerin, ötekileri de ötekilerin devamlılığı olarak görüyoruz.

Bu da demektir ki geçmişten gelen o ayrı mcı çizgiyi bugün aynı şekilde sürdürüyoruz, dolayısıyla bal gibi ırkçı bir çizgi üzerindeyiz.

Bu açıdan bakıldığında, bizim bugün birilerini geçmişte yaşananlarla ilgili sorumlu tutmamı z ve özür dilemeye davet etmemiz de aslında ırkçılığın ta kendisi

Bu savdan hareketle eğer ırkçı olarak nitelenmek istemiyorsanız özellikle kendi kimliğinizin geçmişiyle bağ kurmayacaksınız! Karşı nızdakini de geçmiş kimliğiyle ilişkilendirmeyeceksiniz.

Peki bu nasıl olacak?

Geçmişi kendimizden kopuk bir zaman dilimi olarak kabul edip, geçmişte olanlara da sanki hiç bizimle ilgisi olmayan bir başka dünyanın vakaları olarak bakmamız, ya da bizlerden çok uzak ve ilgisiz yerlerde yaşanmış olağan olaylar olarak yaklaşmamız mümkün mü?

Doğrusu, tarihsel olaylara ilişkin doğru tavı r takınmanın, “Kimlikten kaçınma”yla ya da “Kimlikle araya mesafe koymayla” gerçekleşebilecek yegâne tutum olduğunu düşünmüyorum.

Sorun, kimliğin de farkında olarak doğru tavır alabilmeyle ilgili ve bunun da adına demokrat duruş diyorlar.

Yolu yöntemi de gayet basit.

Gerektiğinde, her fırsatta, kendi kimliğini de sorgulayabilmek ama o kimliğe de sonuna kadar sahip çıkma cesaretini göstermek.

Ve de tarihte kendi kimliği açısından da yaşanmış bir olumsuzluk varsa, bunun farkında olmak ve bir sorumluluk duygusu hissetiriyorsa gereğini yapmak.

Bu kadar teorik lafı boşa etmedim elbet.

İşte 6-7 Eylül’ün 50. yılındayız.

Kabul edelim ki 1915 tarihinde yaşananlar, Türkiye kamuoyu açısından tartışmalı bir tarih ve olan bitene ilişkin ortak bir konsensüs yok.

Peki ya 50 sene önce 6-7 Eylül tarihlerinde İstanbul’da Azınlıklara yönelik yaşanan vandalizm konusunda bir anlaşmazlık sözkonusu mu?

Her zaman varolabilecek cılız birkaç marjinal “Oh oldu” sesi dışında, eminiz ki Türkiye kamuoyu o tarihte yaşananları büyük oranda “Koca bir ayıp” ya da “Bir kara gün” olarak kabul ve idrak etmiş durumda.

Hal böyle olmasına rağmen, ne bileyim ben, madem bu vakanın 50. yıldönümünü yaşanıyor, kamuoyundan hatta niçin olmasın Devlet’ten, Hükümet’ten insan demokrat ve saygın bir duruş beklemeden edemiyor.

Yani şimdi fena mı olur sayın Cumhurbaşkanımız ya da Başbakanımız 6-7 Eylül’ün 50. yılı vesilesiyle o tarihlerde yaşanmış olan olaylar için birer mesaj yayınlasalar ve üzüntülerini belirtseler.

Dünya da görse ki Türkiye tarihte yaşanmı ş bir vakayı haksızlık olarak idrak etmişse eğer, bunun için pekala en yüksek organları vasıtasıyla bile üzüntüsünü belirtebilir ve özür dileyebilir.

Şimdi tabi geldik asıl can alıcı noktaya…

Benim böyle bir beklentim varsa, bugün Hükümet’i böyle bir sorumluluğa davet ediyorsam, ben ırkçı mıyım?

Eğer bu ırkçılıksa eyvah ki eyvah… İşah olmaz biriyim demektir.

Niye ki, beklentim ve hayallerim bu kadarla da sınırlı değil…

Başka hayallerim de var.

Mesela diyorum kitle örgütleri, sendikalar, öğrenci dernekleri ve sivil örgütlenmeler 67 Eylül’de el ele verseler de İstiklal Caddesi’nde bir yürüyüş yapsalar ve 50 yıl önceki kuşakları n aksine o caddedeki tüm işyerlerine bu kez çiçekler atsalar.

Ne dersiniz, bırakayım mı artık şu ırkçılığı?

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (02.09.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk