Ertelemenin Dayanılmaz Ağırlığı

Siz bu satırları okurken muhtemelen konferans ya başlamış, ya da sürüyor olacak. Bu kez hiç başlamama ya da tekrar ertelenme durumu olacağını hiç sanmam.

Gereği de yok. Yetti gayrı kopardığı gürültü.

Konferansın kendisi zaten, haddini ve çapını çoktan aştı.

Bir ikinci ertelemeye artık biz katılımcıların da onay vereceğini ve katlanabileceğini düşünemiyorum.

Bu kez yapıldı yapıldı… Yok yapılmadı, o zaman konferansın ruhuna el fatiha…

Ya da biz Ermenilerin dini deyimiyle “Ayin-i ruhani”.

Peki neydi bu konferansın ruhu? Bu yönde Konferans Düzenleme Kurulu’nca, çeşitli açıklamalar yapıldı elbet ama izin verin onların anlatmaya çalıştığının yanı na kendi algıladığımı ilave edeyim.

Herşeyden önce konferansın ruhu tek bir işlevle sınırlı değil, çok işlevli ve hemen hepsi de olumlu yöndeydi.

Bu işlevlerden en önemlilerinden ikisi üzerinde duracağım.

Birincisi iç dinamizmimizle ilgili ve özeti de şu:

“Cümle alem bilmeli ve görmeli ki, Türkiye’de Ermeni sorunu üzerine konuşmak artık sadece resmi söylemin tekelinde değildir. Türkiye’de özgür sorgulama yapabilen ve kendini resmi söylemin blokajından kurtarabilen aydınlar mevcuttur. Bu aydınlar bugüne değin yürüttükleri bu bireysel özgür duruşu ve sorgulama cesaretini bu kez birlikte özgür duruşa ve birlikte sorgulamaya doğru kanalize edebilecek kararlılıktalar.”

Doğrusu, resmi söylemin ve duruşun blokajında kalmış statükocu zihniyetin, konferansın yapılmasına karşı çıkarken kullandığı sert ve öfkeli üslup da aslında bu işlevin yeterince farkına varıldığının göstergesidir.

Resmi söylem varolan blokajının kırılmakta olduğunu görmüş ve hırçınlaşmıştır.

Ve tabi ki resmi söylemi asıl sinirlendiren, sadece birkaç üniversitenin bu blokajı kırmış olması değil, bunlardan birinin devlet üniversitesi oluşudur. Bu durum hiç ama hiç kabul edilemez, niçin ki devlet üniversitelerinde sadece ve sadece devletin söyleminin borusunun ötmesi şarttır, elzemdir.

“Devlet üniversitesinde yapmasınlar da nerede isterlerse yapsınlar” eleştirisinin ardında yatan neden de işte budur.

Türkiye içinden çıkacak böylesi bir ortak sorgulama teşebbüsünün asıl etkileyeceği kesim hiç şüphesiz sadece dış dünya değil, özellikle de Ermeni dünyasının sert ve katı kesimi olacaktı. Türkiye’yi değişmez bir mutlaklık olarak algılayan ve hiçbir zaman demokratik açılımlar sergileyemeyeceğini savunan, Türkiye’den ümidini kesmiş Ermeni dünyası için bu ortak çıkış her ne kadar içeriğiyle ve sonucuyla onların arzu ettiği anlamda bir sonuç sunmasa da, ne denli bu konferansa kuşkuyla yaklaşsalar da, yine de onları bir hayli şaşırtacak ve giderek de yumuşatacaktı.

Bu yumuşamanın Türkiye’nin Ermeni sorununda aldığı son pozisyona katkı sağlayacağı kesindi. Ermenileri tarih tartışmaya, arşiv karıştırmaya ve nihayet hesaplaşmaya davet eden Türkiye’nin bu tutumuna şu an için güven duymayan Ermeniler, Türkiye’nin kendi içinde yaşadığı ve yaşama geçirdiği bu konuşabilme dinamizminden ve özgür ortamdan elbette etkilenecek ve ilk aşamada elinin tersiyle ittiği bu çağrıya yavaş yavaş eğilim gösterebilecekti.

Konferansın ertelenmesi ise bu iki olası kazanımı da ne yazık ki kayba çevirdi.

Bir de tabi belirtmek gerek ki şimdi bu ikinci deneme işlev açısından birincisine göre daha yüklü ve ne yazık ki artan bu yük konferansın gerçek işlevlerini de gölgeleyecek boyutta.

“Haddini ve çapını aştı” demem de zaten bundan. Katılımcı diğer arkadaşlarımın bakışına saygısızlık etmek istemem ama kendi adıma belirteyim ki bugün artık gerçekleşmekte olan konferansın aynı kazanımı aynı kalite ile sağlamasını mümkün görmüyorum.

Sırtımıza bindirilen yükün tanımını hiç çekinmeden yapmak ve konferansın yeni görüntüsünü bu gerçeğe göre oturtmak lazım.

“Türkiye’nin imajını düzeltme ve vaziyeti kurtarma konferansı.”

Diyecek fazla bişeyim de yok aslında.

Bu benim ülkemin gerçeği. Ne diyeyim…

Sırtım feda olsun.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (23.09.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk