Su Çatlağını Bulanda

Bu sabah akademisyen arkadaşlardan Mustafa beyle beni bir tv programı için canlı yayına götürdüler. Bu konferansı nasıl değerlendirdiğimize ilişkin soru sordular. Ben de ciddi ciddi cevap verdim. Yanılmıyorsam Mustafa Bey karşıt görüşten olan bir arkadaş, o da kendi görüşlerini arz etti.

Birden bire spiker bana bir torpil(!) geçti ve ona sormadığı bir soruyu bana sordu.

“Siz bir Ermeni olarak Türkiye’de yaşamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?” Ciddi bir televizyon, ciddi bir konuda, gayri ciddi bir soru soruyordu. Ona kelimesi kelimesine ne cevap verdim hatırlamıyorum ama hatırladığım kadarıyla gayri ihtiyari bir cevaptı. Sonra düşündüm ve dedim ki “İyi ki o cevabı vermişim” ve bugün sunacağım akademik olmayan sunumumda da o cevabın içini dolduracağım.

Verdiğim cevap şuydu:

“Çok güzel bir şey… Herkese tavsiye ederim.”

Hakikaten gayri ihtiyari verdim bu cevabı. Çünkü bu “Herkes”in kimleri nasıl kapsayacağını, içinde ne gibi bir tehdit, korku ya da ürkeklik içerdigini bilmiyorum, ama “İyi ki vermişim” diyorum.

Sonra da oturdum düşündüm ve “Ben bugün bunu dostlarla paylaşmalıyım” dedim. Dolayısıyla akademik olmayacak vereceğim sunum… Zaten alkışlı tepkinizden de belli. Böyle bir iddiam da yok.

Ama ne yapayım ki başlığım çok iddialı:

“Ermeni Kimliğinde Yeni Cümleler”…

Tabi bu iddianın içini dolduracak kadar malzemem var.

“Yeni” den kastım bugün ve bundan bir asır öncesi…

Ondan önceki kimliğine ise hiç değinmek istemiyorum çünkü vaktim yetmeyecek. Ama “90 yıldan beri Ermeni kimliğinin cümleleri nedir?”, “Bu kimliği belirleyen, tanımlayan cümleler nedir?” Bunları paylaşmalıyım çünkü şu an bu cümleleri yazan insanlar karşımda ve 90 yıldır Ermeni Kimliğinin cümlelerini yazanlar Ermeniler değil. Bu kimliğin cümlelerini yazanlar bizzat Türkiyeliler, Türkler, Kürtler ya da başka etnik unsurlar. Yani bu tarihi birlikte yaşayanlar…

Dünden beri “Soykırım” kelimesi üzerinde gidiş gelişler yaşandı. Baskın Oran’la Taner Akçam’ı n Erivan’dan kalan hesaplaşması biraz burada da nüksetti:

“Sosyal bilimde soykırım kavramı var mı yoksa hukuksal bir terim mi?”

Doğrusu siz bu tartışmaya devam edin, hiçbir mahsuru yok ama geride başka bir şey var, koca bir halk bu tartışmayı nasıl algılıyor ve o bahsettiğiniz kelimeyi acaba nasıl içselleştirmiş?

Bir Ermeni halkı var bugün dünyanın dört bir yanına savrulmuş ve bunların kafasında içselleştirilmiş bir kavram var, bir tarih var. Nezaket edip adını size söylemeyeyim ama ne olduğunu anlatayım isterseniz… Adını sonra siz koyarsınız…

Felsefede önemli bir tanım var:

“Canlı ile canlı varlık arasındaki ilişki yaşamın bizatihi ta kendisidir.. Ve yaşam bunun adıdır. Bu bütün canlılar için böyledir; bitkiler için de, hayvanlar için de, insanlar için de. Canlı kendi canlı varlık alanıyla vardır, onun dışında yoktur. Eğer onu oradan alır bir yerlere altın tepside de taşıyorsanız siz onun varlık alanıyla ilişkisini kesiyor, onun kökünü kesiyorsunuz demektir. Bunun adı budur. Evet tehcir böyle bir şey, bu baktığınız ve anlatmaya çalıştığınız böyle bir şey… 3000 yıldan beri bu topraklarda yaşayan, bu topraklarda kültür, uygarlık üreten insanlar yaşadıkları topraklardan şu ya da bu sebeplerden ötürü koparıldılar ve dünyanın dört bir yanına savruldular. Ölenler, kalanlar ve savrulanlar.

Şimdi bu halkın bugüne akan kuşaklarının ruh halini ve 90 yıllık kimliğinin cümlesini eğer bu olay; kökten kesiliş dolduruyorsa bunu yok sayamazsınız. “Ama bunun adı şu olsun bu olmasın” diyemezsiniz. Bu algılanmıştır, içselleştirilmiştir artık ve genetik koda işlemiştir.

Bunun adı nedir? Doğrusu hukuk uğraşsın artık. Adı bizim için önemli değil ama bizim yaşadığımız bu.

Bakınız bu ruh hali Ermeni kimliğinin bugün kıvranışını çok net açıklar. Ermeni dünyasından bahsediyorum. Bugün 8 milyona varıyor bu nüfus. Bunun sadece 2.5-3 milyon civarı Ermenistan’da yaşıyor 5 milyondan fazlası dünyanın dört bir yanında. Bir miktar da Türkiye’de. Bu görüntünün önemli bir yanı şu: Bir halk kendi devleti kurulmuş ama hâlâ bu halk bugün dünyada var olma savaşı, kimliğini koruma savaşı veriyor. Bakınız bunu böyle bir kaygısı olmayan insanların anlaması mümkün değil. Bir insan yaşarken normal yaşamıyorsa günlük yaşamını varolmaya, yok olmamaya, tükenmemeye ayırıyorsa işte bu Ermeni kimliğinin gerçek durumunu anlatır.

Geçenlerde Erivan’a gittim, dünyanın dört bir yanından gelen Ermenilerin bulunduğu bir konferans düzenlendi. Erivan sokakları Babylon’a dönmüştü. Uruguayca, Arjantince, Peruca, İngilizce, Arapça, Hintçe konuşan inanılmaz bir dil zenginliği meydana gelmiş ve 90 yıl önce böyle bir şeyi bilmeyen yaşamayan halk bugün Ermenice’yi nasıl kullanacağını bilmiyor, yani kendi arasında kendi dilini kullanamıyor. Şu an size bir halkın yaşadığı dramı anlatmaya çalışıyorum. İşte bu Ermeni kimliğinin yeni hali yeni oluşan cümleleridir.

Ermenistan Dış İşleri Bakanı Oskanyan 24 Nisan’da Erivan’da yapılan soykırımı anma konferansında bir konuşma yaptı. Ben o metnin tamamını temin etmenizi tavsiye ederim. Bu konuşma bütün dünyadaki Ermenilerin ruh halini yansıtan bir konuşmaydı. Ve konuşmasına şöyle başladı: “Ben burada Türkiye’deki meslektaşlarıma sesleniyorum ve siyasetçi-politikacı kimliğimi çıkarıyorum ben şimdi sizle insan gibi konuşmak istiyorum” diye bir çağrıda bulundu. Konuşmasının arkası değil asıl konum… Onun çağrısı benim için çok anlamlıydı çünkü hakikaten Oskanyan’ın vurgulamaya çalıştığı “Bırakın her şeyi, gelin şu meseleye biraz insanca yaklaşalım, insanca konuşalım” temennisiydi. Böylece beklentisini çok net olarak ortaya koydu.

Bu da gösteriyor ki, Ermeni dünyasının kimliğini belirleyenler kendileri değil artık, bunu Türkiyeliler, Türkler gerçekleştiriyor. Bu çok net bir durum. Bu bir yandan iyi bir yandan kötü.

Birçok yazımda konuşmamda Ermenilere çağrıda bulunuyorum:

“Türk’ün sizi anlamasına bağlı kalmayın, çıkın bu ruh halinden, bu ruh hali iyi hal değil.”

Ama hiç para etmiyor.

Biraz önce konuşmacılardan biri vapurda kendisine sorulan sorulardan bahsetti. Vapurda yolcular kendisine konferansta neler konuşulduğunu soruyorlarmış. Sadece onlar mı? Dünden beri Ermenistan’daki gazetelere, televizyonlara cevap yetiştirmekten boğazım kurudu. Herkes “Ne oldu ne konuştular?” diye soruyor. Evet bu merak aslında Ermeni kimliğinin ruh halini de çok net ortaya koyuyor.

Bu konferans benim için çok önemli. Türkiye’de yaşıyorum, Türkiyeli bir Ermeniyim. Bu konferansı böylece iki türlü algılıyorum. Bir tanesi şu: Türkiye’nin gerçek anlamda demokratik sürecinin bir parçası sayıyorum. Türkiye bu konferansla önemli bir eşik atlamıştır. İkincisinde ise Ermeni dünyasının ruh haliyle ilgiliyim onların bu konferans hakkında neler düşündüğünü de önemli buluyorum. Türkleri bıraktıkları noktada algılayan, halen 1915’te algılayan bir diaspora var, “Türkiye değişmez, Türkler değişmez, onlar bunu kabul etmez, onlar laf anlamaz, onlarda vicdan yok” düşüncesindeler. İşte bu konferansın yapılması onları “Türkiye’de neler oluyor?” bağlamında olumlu yönde şaşkına çevirecektir. İşte bu iki açı benim için çok önemli. Bu iki açıdan da kazanımlar elde etmek istiyorum.

Türkiye demokratikleşmedikçe Ermeniler iyileşemeyecekler. Bu çok net. Bunlar ikiz ruhlar gibiler. Biri bir masada operasyon geçirirken öbürü de diğer tarafta onun için acı çekiyor. Bu halde hissediyorlar işte. Ben de bu yüzden “Ermenilerle Türkler birbirleriyle ilişkileri açısından sürekli iki klinik vakadırlar” derim. Biri paranoyasıyla öbürü travmasıyla. Bu doğru bir tespittir.

Peki ne olmalı, çözümün ipucu ne?

Zor soru bu…

Dün bir hanımefendi konuşmasına benim alkışlayarak protesto ettiğim bir cümleyle başladı. “İnsanların öldüğünden bahsediyorsunuz ama Osmanlı’ nın kaybettiği topraklardan bahsetmiyorsunuz” dedi. İnsan ve toprak kaybını özdeşleştiren bir anlayışı ortaya koydu.

Evet burada yapacak bir şey yok ama bir şeyi iyi anlamak lazım.

Biraz önce size anlattığım o soykırımdan, hadi soykırımı kullanmamış olayım, o olan bitenden ne anlıyorsak ne algılıyorsak size anlattım; kökünden koparılmak. Çünkü bu kök öyle bir kök ki o toprakların dibine kadar iner göğün üstüne kadar çıkar.

Burada 3000 yıldan beri yaşadığı topraklardan koparılan insanların Türkiye’ye bakışından bahsediyoruz.

Bir öyküyle bitireyim, hatta öykü değil bizzat yaşanmışlık, bizzat ben yaşadım. Her yerde de tekrarlıyorum.

Sivas’ın bir kazasından yaşlı bir bey telefonla aradı. Dedi ki “Oğul aradık seni bulduk, burada bir yaşlı kadın var, herhalde sizden. Kadın Allah’ın rahmetine kavuştu. Yakınını falan bulursan gönder, gelip alsınlar ya da biz burada namazımızı kılıp gömelim.

“Peki amca ararım” dedim. Verdi adını soyadını; Beatris Hanım diye biriydi, 70 yaşında. Fransa’dan oraya tatile gitmiş.

Aradım, 10 dakika içinde buldum yakınlarını, sonuçta biz birbirimizi biliriz, çok azız çünkü.

Gittim dükkanlarına sordum “Böyle birini tanır mısınız?”

Dükkandaki orta yaşlı kadın döndü, “O benim anam” dedi.

Sordum “Annen nerede?”

Fransa’da yaşadığını senede 3-4 kere Türkiye’ye geldiğini ama İstanbul’a ya uğradığını ya uğramadığını, doğrudan terkettiği köyüne gittiğini anlattı.

Anlattım kızına durumu. O da kalktı gitti.

Ertesi gün telefon açtı. Bulmuş ve tespit etmişti anası olduğunu, ama ağladı birden. Ağlamamasını istedim, naaşı getirip getirmeyeceğini sordum.

“Abi” dedi “Ben getirecem ama burada bir amca var bişeyler diyor” dedi ve telefonu ağlayarak amcaya verdi.

Kızdım amcaya “Neden ağlatıyosun kızı” dedim.

“Oğlum” dedi “Bir şey demedim… Kızım anandır, malındır ama bana sorarsan bırak kalsın, burada gömülsün… Su çatlağını buldu” dedim.

Ben işte o anda döküldüm. Anadolu insanının ürettiği bu deyişten, bu algılamadan döküldüm. Evet, su çatlağını bulmuştu.

Doğrudur hanımefendi Ermenilerin hakikaten bu ülkede bu topraklarda gözü var. O zaman yazdığımı şimdi size de tekrarlayayım. O sıralarda Sayın Cumhurbaşkanı Demirel “Ermenilere üç çakıl taşı bile vermeyiz” diyordu. Ben de bu kadının öyküsünü yazmıştım ve demiştim ki:

“Evet biz Ermenilerin bu topraklarda gözü var çünkü kökümüz burada ama merak etmeyin bu toprakları alıp gitmek için değil bu toprakların gelip dibine girmek için…”

Teşekkür ederim…

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (15.10.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk