“Müslüman Türkiye” Üzerine

Milli Güvenlik Kurulu’nun yeniden belirlediği yakın tehdit algılamasının başında bölücü ve irticai faaliyetler geliyor.

Sade anlatımıyla bölücülük “Kürt sorunu” nu, irticai faaliyetler ise “Köktendinci Müslümanlık”ı işaret ediyor.

Bu yazının temel konusunu her ne kadar irticai tehdit ya da Türkiye’nin hayli hareketli islami yapısı oluştursa ve Kürt sorunu esas olarak bu yazının kapsam alanı içerisine girmez gibi görünse de, şu tesbiti yapmakta yarar görürüm:

“İyi ki Türkler de Kürtler de Müslümandırlar. Eğer bu iki halk arasında bugüne kadar kanlı olaylar yaşanmadı ve inşallah da yaşanmayacak ise, bunu engelleyen temel unsurların başında her iki halkın Müslüman oluşunun da büyük katkısı var.”

Buradan geleceğim nokta ise şu:

Geniş anlamıyla dinsel hareketlilik bölücülük gibi tehdit olarak algılanıyor ama şu da kabul edilmeli ki aynı dinsel hareketlilik ülkeyi bölünmekten de kurtaran en büyük çimento!

Diğer bir deyişle iki tehditten biri diğerini nötrleştiriyor, hatta ortadan kaldırıyor.

Türkiye’nin Müslüman yapısı sadece kendi içinde böylesi bir avantaj sağlamakla kalmadığı gibi dışarıda da çok büyük bir avantaj, hatta en büyük avantaj.

Ne demek istediğimi anlatan örneği hep birlikte yaşıyoruz.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişine karşı olanların kullandığı en büyük argüman onun Müslüman yapısı ise girmesini isteyenlerin de en büyük kozu yine onun Müslüman yapısı.

Öyle ki Başbakan Tayyip Erdoğan bu kozun yeterince farkında. Avrupa’ya yolladığı mesajlarına dikkat ettiyseniz Türkiye’nin Müslüman yapısını gözden ırak tutmak şöyle dursun aksine en öne çıkardı ve bu duruşunda da hayli başarı kazandı.

İster “11 Eylül sebep oldu” ister “Bin Ladin sebep oldu” deyin, hangi nedeni ileri sürerseniz sürün farketmez ve bu gerçeği değiştirmez. Eğer bugün Türkiye uluslararası politikada bu denli önemseniyorsa bunun nedeni başta onun Müslüman yapısı.

Gelin görün ki ama, bugün içte ve dışta onun en avantajlı yanı olmasına rağmen en sorunlu yanı da yine bu Müslümanlığı.

On yıllardır kendini laik olarak adlandıran devlet yapılanması, kendi halkının dini hareketliliğini sürekli kontrol altına almanın peşinde.

Kimi zaman devrimlerle, kimi zaman yasalarla, kimi zaman dayatmalarla dinsel alanı zapturapt altına alıp sürekli bir teyyakkuz hali sürdürüyor.

Özellikle İran’daki mollalar devriminden sonra bu teyyakkuz had safhada. Ne var ki tüm bu tedbirlerin pek de para ettiği yok.

Onca kılık kıyafet devrimine, şapka devrimine, dini eğitimi Milli Eğitim bürokrasisinin, dinsel yaşantıyı Diyanet İşleri bürokrasisinin denetimine alma çabalarına rağmen Türkiye’de iktidar bugün Müslüman görüntüsüyle ön plana çıkmayı başarabilmiş bir partinin elinde.

İyi ki de böyle…

Laikçilerin onca dayatmayla bertaraf edemediği köktendincilik korkusunu gün gelecek Müslümanların bizzat kendilerinin iktidar olması ortadan kaldıracak.

Laikçilerin hatta Milli Güvenlik Kurulu’nun yerinde olsam AKP iktidarının varlığı için şükrederim. Müslüman siyaset yaptıkça siyasal tehditlerinden arınıyor, Müslüman iktidar oldukça iktidar hırsından ya da şeriat arzusundan kurtuluyor.

Öyle ki bugüne kadar laikçilerin başaramadığı laikliği dahi Müslümanların başaracağı söylenebilir.

Türkiye’nin Avrupa Birliğine girişini isteme yen Avrupa’nın Hıristiyan kesimleri de aslı da bir kez daha düşünmek zorunda.

Farklı dinlerin yan yana yaşamaktansa iç içe yaşamaları çok daha bereketli.

Çünkü bu farklılıklar eğer iyi okunabilirse birbirlerini yok etmekten ziyade daha da bir besliyorlar.

Benim gibi birine günde beş vakit ezan sesi günde en azından beş kez Hıristiyan olduğunu anımsatıyorsa bu Hıristiyanlık açısından bir kayıp değil kazançtır.

Farklılıkların birbirlerini beslemesi ve zenginleştirmesi işte böyle bir şey.

Diyeceğim o ki benim Hıristiyanlığımın önemli bir teminatı da aslında Müslümanlığın varlığı.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (21.10.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk