Onu Ayakta Alkışlamak

Yazar Orhan Pamuk’a Alman Yayıncılar Birliği Barış Ödülü’nün verilmesi vesilesiyle düzenlenen, tarihi Paul Kilisesi’ndeki tören, aslında kendini Türkiyeli hisseden herkes için kıvanç kaynağı olmalıydı.

Ne var ki Hasan Cemal, Doğan Hızlan, Altan Öymen ve birkaç gazeteci dışında, Türkiye’den başka katılımın olmayışı, hatta Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin Kültür Bakanı aracılığıyla dahi olsa törene katılmayışı, aslında değerler anlayışımızın ne denli yerine oturmadığının da tipik bir göstergesiydi.

Kaç Türk romancı vardı bu tür bir onura ulaşan?

Bir Yaşar Kemal… İki Orhan Pamuk.

Pamuk’un dünya farkında ama Türkiye’de onu “tu kaka” yapmak için bir takım odaklar elden geleni ardlarına koymuyorlar.

İşin daha da acısı içerden ve dışardan herkes onu kendine doğru yontma, kendine doğru çekiştirme çabası içinde.

Bir dediğini beğeniyor öbür dediğini beğenmiyorlar. Ellerini ve ayaklarını dört yöne giden arabalara bağlamış, öylesine insafsızca çekiştiriyorlar ki bırakın kol bacağı, neredeyse Pamuk’un parçası kalmayacak…

Bu işkencenin izlerini Frankfurt’taki ödül töreninde ve basın toplantısında da rastlamak mümkündü.

Üstelik Pamuk’u beğenenler ya da beğenmeyenler sadece Türklerle sınırlı da değildi.

Nobel Edebiyat Ödülü için adı kendi dışında sıkça kullanılan, ödül öncesi ve sonrası yaptığı politik ve siyasi konuşmaları ödülle ilişkilendirilen Pamuk’un işi hakikaten zordu.

“Sözümün arkasındayım” dediğinde bir taraftan, “Beni yanlış anlatıyorlar” dediğinde diğer taraftan eleştiriliyor ve onu sürekli bir tarafa döndürmeye çalışanlar aslında kendi kendilerine her seferinde ürettikleri “Döndü mü?” sorusuyla gündem oluşturmayı sürdürüyorlardı.

Oysa Pamuk’un hiçbir tarafa döndüğü yoktu. O kendi bildiği düz doğrularıyla hareket ediyor ve yaptığı konuşmalarda da bu düz duruşunu her seferinde de tekrarlıyordu:

“Sözlerimin arkasındayım. Sözlerimin sorumluluğunu taşıyorum. Bunun arkasında, Osmanlı Ermenilerinin başına gelen şeyi Türkiye’de konuşabilme vardır. Ben bir romancıyım ve sorun insan acısı ve bunu konuşabilme sorunudur.”

Pamuk’un törendeki uzun konuşmasını, vücut dili de dahil tüm mimiklerini, pür dikkat izledim. Avrupalılara seslenirken biz Türkiyelilerin ortak duygularını çok sarih bir şekilde dile getiriyordu. “Utanç” ve “gurur” ilişkisinin kimliğimizde yarattığı depresyonu anlatırken sadece bir romancı değil aynı zamanda psikologdu.

Kendi kendine hayal kurmaktan sıyrılıp ötekinin yerine hayal kurmayı önerdiğinde, romanlarındaki o eşsiz gizemin de aslında bu ötekinin yerine kendini koymayla yakalandığını hissettiriyordu.

Başkaları da yakaladı mı bilemem ama kendi adıma o anı kaçırmadım.

Tören sonunda hepimiz onu ayakta alkışlarken o yine aynı utancın ve aynı gururun pençesindeydi.

Avrupa’nın kapısını çalmanın utancı mıydı yoksa şu sözleri?

“Türkiye’yi Avrupa Birliği’nde görmek, geleceğin Avrupası’nı sizlerle birlikte düşlemek, kurmak istiyorum. Yüzyıllarca süren kavgalardan, savaşlardan sonra bu dostluk elini pişman olmadan geri çevirmek güç olmalı.”

Peki gururu muydu şu sözleri…

“Türkler, bu barışçı Avrupa’da yer almalılar. Yalnızca Hıristiyanlığa dayanan bir Avrupa, yalnızca dinden kuvvet almaya çalışan Türkiye gibi, gerçekçi olmayan ve geleceğe değil, geçmişe bakan, içine dönen bir yer olacaktır.”

Evet sevgili Orhan yaşanan tam da senin tesbit ettiğin gibi bir şey…

“Günümüzde cemaatler, kabileler, milletler kendileri hakkında en derin düşünceyi romanlar aracılığıyla ortaya çıkarıyor, romanlar aracılığıyla kendilerini tartışıyorlar ve bu yüzden de çoğumuz eğlenmek, haz almak, hatta günün sıkıntılarından kaçmak için elimize roman alıp okumaya başladığımızda bile ait olduğumuz cemaati, milleti, topluluğu farkında olmadan hayal etmeye başlıyoruz.

Romanları milletlerin mutluluk ve gururları kadar, öfkelerine, kırılganlıklarına ve utançları na bu kadar açık yapan şey de bu.

Bu kırılganlık, utanç ve gurur duyguları yüzünden hâlâ romancılara kızılıyor, beklenmedik hoşgörüsüzlük örnekleri ne yazık ki hâlâ gösteriliyor, romanlar yakılıyor ya da romancılara davalar açılıyor.”

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (28.10.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk