Aç-Kapa Muzırlığı

Dostum Gençay Gürsoy’un “Müslüman Türkiye üzerine” yazım üzerine kaleme aldığı 12 Kasım tarihli eleştirilerini fazlasıyla önemsiyorum. Tartışmayı “Birgün” üzerinden derinleştirmekte büyük yarar olduğunu da düşünüyorum.

Özellikle Sol’un yeniden tartışıldığı şu dönemde, Sol ve “dindar dünya” arasındaki ilişkiyi, karşılıklı algılamaları ve tabi buradan da özel olarak “Türkiye’nin Müslüman hali”ni enine boyuna bir kez daha gözden geçirmeyi elbette kazanç sayarım.

Ne ki benim ufak bir ön kaygım var. (Bunu ön şart olarak da değerlendirebilirsiniz).

Önce onu paylaşalım… Becerebilirsek onda uzlaşalım, sonrası zaten kendiliğinden gelir.

Sonuçta birbirimizi anlayabilecek olgunlukta insanlar olduğumuzu düşünüyorum.

Ben böyle olduğumu düşünüyorum ama hakikaten o olgunlukta mıyız? İşte bu noktada bir miktar sıkıntım var. (Sevgili Gençay seni bu fasıldan tenzih ettiğimi bilmelisin, çünkü olgunluk derecene ilişkin en ufak bir şüphem yok, örnek alınacak insan olduğunu herkesin huzurunda beyan ederim.)

Sıkıntımın temeli kaynağı “olgunluk” ile “alınganlık” arasındaki ilişkide bir türlü teraziyi tutturamamız.

İki uçtan örnek vererek derdimi anlatayım.

“Ermeni kimliği” üzerine yazdım, Türk milliyetçileri alındılar, kendilerini aşağıladığımı iddia ettiler.

“Müslüman kimliği” üzerine yazdım solcu kardeşlerim alındı ve hatta “laikçiler” kavramı nı kullanmamı dostum Gençay “fazlasıyla ironi ve hakaret yüklü” buldu.

Anlayacağınız iki arada bir derede kalmış bir haldeyim.

Ne desem, ne yazsam birileri alınıyor, kendisini aşağılanmış ya da hakaret edilmiş hissediyor.

Tabi ben de buna alınıyorum.

Sonuçta da…

Siz alınıyorsunuz, ben alınıyorum, olan da olgunluğumuza oluyor, bir işe yaramıyor.

Bu kadarcık bir serzeniş ve girişten sonra izin verin, Gençay’a yazacaklarımı erteleyeyim ve şu sıralar araya çokca giren ve ifade özgürlüğ ü konusunda sıkca yaşanan sıkıntılara dair daha fazla ertelenemeyecek bir iki laf edeyim.

Niye ki İçişleri Bakanımız, Adalet Bakanımız, Müzakereci Bakanımız ve Dışişleri Bakanımız, dış basına ya da dış siyasetçilere yaptıkları konuşmalarda “Türkiye’de ifade özgürlüğünün yeterli düzeyde olduğunu” belirtip, “Hatta daha ileri boyutta olduğunu” dile getiriyorlar.

Türkiye şu sıralar ciddi derecede sıkıntılı bir süreçten geçiyor. İç siyasetin seçimlere kilitlenmenin arefesinde bulunduğu şu sırada Türkiye’nin tabu sorunları tekrar gündemde.

En azından “Üst kimlik” “Alt kimlik” tartışması başlıbaşına bir tabu.

Ve baktığınızda, Türkiye’de yurttaşlar kendi kimliklerini tartışıyor gibi gözüküyor ama aslı nda kaçınılmaz olarak tartışılan Türkiye’nin kimliği.

Üstelik bu tartışmanın boyutları hayli ağır.

“Kürt sorunu”, “Alevi sorunu”, “Müslüman kesimin türban sorunu”, “Azınlık sorunları” ve hepsinden önemlisi de tüm bunları ortak bir bileşkede kucaklayan “demokratik ortamın yetersizliği sorunu”, Türkiye’nin kimliğini kirletmeye yetiyor da artıyor.

Bu sorunları aşmak için çağdaş bir ülkeye yakışan tam bir ifade özgürlüğü içerisinde olan biteni tüm çıplaklığıyla konuşmak ve tartışmak olmalıyken, gelin görün ki çözüm üretebilmek için tek ve yegâne aracımız olan ifade özgürlüğümüz de artık ciddi tehdit altında.

Yazarlar ve gazeteciler için gün geçmiyor ki yeni davalar yeni soruşturmalar açılmasın.

İlginç olan o ki, demokratikleşme hamlelerinin merkezi sayılan, gerçekleştirdiği uyum yasaları yla Avrupa Birliği’nin ve demokratik sürecin kapısını aralayan da Adalet Bakanlığı…

Yaşama geçirdiği antidemokratik uygulamalarla demokrasi kapısını kapatan da…

Afacan bir çocuk gibi asılmış demokrasi kapı sına Adalet Bakanı, açıyor kapıyor, açıyor kapı yor…

Hangi kapı dayanır ki bu aç-kapa muzırlığına?

Muhtemelen de bu gidişe “dur” diyen çıkmazsa o kapının ayarı fena bozulacak.

Sadece Adalet Bakanlığı mı bu gidişin sorumlusu yoksa Hükümet’in tamamı da bu gidişattan yana mı? Orası da pek açık değil.

Gerçi Bakanlarımız ifade özgürlüğüne ilişkin dış basına verdikleri beyanatlarda, Türkiye’de esas olarak ifade özgürlüğünün var olduğunu söylüyorlar ama cümlelerinin arkası eksik.

“O özgürlük ancak bedelini ödeyen içindir” i eklemeye çekiniyorlar.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (09.12.2005)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk