Evrensel Değerler Anayasası

Hangi tarafı tutmalıyım? İnsanların ifade özgürlüğü karşısındaki sınırını sınadığını söyleyen Batı’yı mı, protesto hakkını yakıp yıkmaya dönüştüren Doğu’yu mu? Bir yanda ifade özgürlüğü adına gerçekleştirilen manevi şiddet… Diğer yanda protesto hakkı adına gerçekleştirilen maddi şiddet. Bu yanda da sizin gibi, benim gibi iki şiddet arasında kalmış özgürlük ve demokrasi düşkünleri… “Acaba bunların hangisi haklı?” diye günlerdir çene patlatanlar.

Oysa gerçek çok açık bir şekilde ortada.

Bu tutumlardan her ikisinin de özgürlük dediğimiz o imrenilesi kavramla hiç bir ilişkileri yok. Tersine, bunlar gerçek tutsaklıklar. Hem de ideolojik tutsaklıklar. Bu tutsaklıklardan birini çağdaşlık, diğerini çağdışılık olarak tanımlayıp birbirinden ayırmak ise yapabileceğimiz en büyük hata.

Karikatür krizinden kendi payıma çıkardığım sonuçlardan ilki şu:

“İki yanlıştan birini ne pahasına olursa olsun tercih etme mecburiyetinde olmadığımızı cesaretle dile getirmek.”

Doğrular sadece iki karşılıktık arasına sıkışmış, soruların cevapları da sadece “Evet” ve ” Hayır”lardan ibaret değil.

Bir diğeri ise Özgürlüğün tarifinin sınırsızlık olamayacağı… Olamaz çünkü her özgürlük yine kendisinin aşacağı bir sınıra doğası icabı sahip olmalıdır. Özgürlüğü anlamlı kılan ve ayakta tutacak olan da aşacağı yeni sınırdır.

Ne var ki her özgürlüğün kendi sınırlarını aşması ise yine kendi özgürlük alanı içinde bir anlam taşır. Karikatür krizine dönersek, Batı’lı özgür ve demokrat liberal karikatüristin ifade özgürlüğünün sınırlarını aşmak için yükseltmeye çalıştığı çıta ancak kendi sahasında yani Batı dünyasının sınırlarında denenirse geçerlilik kazanır… Doğu dünyasının sahasında değil. O yapılana müsabaka kurallarında faul denir ki Danimarkalı karikatüristlerin yaptığı tam da budur.

Diğer bir deyişle marifet Batı’nın kurallarıyla Doğu’ya gol atmak değil, Batı’nın kurallarıyla Batı’ya gol atmak olmalıdır.

Buradan da daha geniş bir çıkarsama yaparsak görürüz ki, demokrasi zorla dayatılacak, ihraç ya da ithal edilecek bir değer değil, her toplumun kendi içerisinde, iç dinamizminden üretilebilecek bir toplumsal yaşam biçimidir.

Amerika’nın bombalarla, Avrupa’nın da karikatürlerle Doğu’ya taşıdıklarını iddia ettikleri demokrasinin birbirinden farkı olmadığı gibi kıymet-i harbiyeleri de yoktur. Her ikisi de aynı oranda dayatmacıdır. Bu haliyle de zaten demokrasi taşımanın kendisi antidemokratiktir.

Küreselleşme olgusunun tarihçesi hakkında konuşanlar “Birinci, ikinci, üçüncü küreselleşme” gibi kategorik ve kesintili aşamalardan bahsederler. Ya da küreselleşmeyi büyük bir tehdit gibi göstermeye çalışanlar bunu emperyalizmin yeni ortaya çıkmış bir versiyonu olarak algılarlar. Oysa küreselleşmenin saf mantıktaki tarifi basittir: “Küreselleşme, insanın ve onun yarattığı değerlerin dünyayı dolaşmasıdır.”

İnsanın dünyayı dolaşması ise varoluşundan beri var, sürüyor ve de sürecek. İnsan ve onun yarattığı değerler bu dolaşım sırasında kendisi dolaştığı yerleri etkileyecek, kendisi de dolaştığı yerlerden etkilenecek ve sırtında taşıdığı evrensel değerler bohçası bu haliyle sürekli değişim gösterecek.

“Evrensel değer” dediğimiz ancak bu dolaşıma katılımla gerçekleşir.

Bugün Batı’nın bohçasına yüklediği ve geçtiği yerlerdeki toplumlara da dayatmaya çalıştığı evrensel değerlerin ne kadar evrensel olamadığı son karikatür tartışmalarında bir kez daha ortaya çıktı. Bu son kriz gösteriyor ki toplumsal uzlaşmayla sağlanmış Anayasalar sadece yerel ya da ulusal devletlerin kendi içlerinde bir sorun değil. Dünyanın da uluslararası bir uzlaşmayla tesis edebileceği ve ortak evrensel değerleri birlikte tanımlayacağı gerçek bir dünya anayasasına ihtiyacı var.

Küreselleşmenin boyutu bugün bu noktaya varmıştır. Evrensel değerler sözleşmesi ancak ve ancak evrensel bir katılım ile gerçekleşebilir.

Evrensel değerler bir tarafın diğer tarafa bombayla ya da çizgiyle taşıyacağı bir dayatma olamaz.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (10.02.2006)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk