Kampusda Kumpas…

Antalya Akdeniz Üniversitesi Kampüsü’nde geçen hafta gerçekleşen açık oturumda yaşananlar basın ve medyaya da yansıdı. Ağırlıklı olarak yansıyan, sözkonusu açık oturumda benim “Kendilerini aşağıladığım için Türklerden özür dilediğim ama ardından da bu kez İstiklal Marşı’na dil uzattığımdı.”

Gerçi açık oturuma birlikte katıldığım dostum Oral Çalışlar Cumhuriyet’teki köşesinde yaşananlara ve konuşulanlara yeterince değindi ama yaşananların birinci derece taraflarından biri olarak, olan bitenleri siz okurlarla paylaşmak benim açımdan da bir zorunluluk artık.

Paylaşmak da gerekli çünkü açık oturum sonrası kazandığımız morale hepimizin ihtiyacı var.

Açık oturumun niteliğini tek bir cümleyle özetleyebilirim: Tam bir Kızıl Elma tezgâhıydı.

Bir ay öncesinden zaten, tarafımıza yapılan davetin gi-zemliliğinde tezgâhın ipucu sırıtır gibiydi.

Bizi davet eden düzenleyiciler, önce diğer katılımcıların ismini vermekten imtina ediyorlar, üstelememiz üzerine verdikleri isimlerden Vural Sa-vaş’a, ben itiraz edince birkaç saat sonra tekrar dönüp sayın savcıyı çağırmaktan vazgeçtiklerini ve bizim katılmımızı ısrarla rica ediyorlardı.

Günahı Oral’ın boynuna… Ben kendilerini çok iyi tanımadığım için Oral’a sordum ve onun “katılalım bakalım” demesiyle uçağa bindim.

Antalya’da karşımıza çıkan ilk sürpriz, oturumu yönetecek olan kişinin emekli savcı Prof. Dr. Çetin Yetkin olmasıydı.

Oral, düzenleyicilere sert bir çıkış yapıp bunu önceden bizlere niçin bildirmediklerinin hesabını sordu. Bir ara salt bu nedenle oturuma katılmaktan vazgeçmeyi düşündük.

Ne var ki oturuma katılacak öğrencilere ve Antalyalılara da salt böyle bir nedenle saygısızlık etmek doğru olmazdı. “Efendilik bizde kalsın” dedik ve konferans salonuna gittik.

Ben diyeyim 500, siz deyin 1000 kişi konferans salonunu tıklım tıklım doldurmuş. Büyük çoğunluğu gençler tabi.

İstisnasız, her birinin elinde birer kağıt bayrak.

Konuşmak için yerlerimizi aldığımızda ise mikrofonumuzun önüne konmuş, çok önceden bizlere gönderilmesi gereken davetiye. Ve davetiyenin arkasında Atatürk’ün Erzurum Kongresi’nin açılışında yaptığı konuşmadan şu alıntılar: “Memleketimize pek çok yabancı parası akıyor ve bir çok propagandalar yapılıyor. Buradaki amaç pek açıktır ki, ulusal hareketi sonuçsuz bırakmak, ulusal emelleri felce uğratmak. Yunan, Ermeni emellerini ve vatanın bazı önemli bölümlerinin işgali amaçlarını kolaylaştırmaktır. Bununla birlikte her dönemde, her ülkede ve her zaman ortaya çıktığı gibi bizde de yürek ve sinirleri zayıf, algılama yeteneğinden yoksun insanların yanısıra aynı zamanda kişisel gönenç ve çıkarını vatan ve ulusunun zararında arayan sefiller de vardır. Şark işlerini yürütmekte ve zayıf noktaları arayıp bulmakta pek becerili olan düşmanlarımız, ülkemizde bunları sanki bir örgüt durumuna getirmişlerdir.”

Böyle bir davetiyeyle yapılan açık oturumun başlığı ise şöyle: “Orhan Pamuk ve Hrant Dink davaları ışığında düşünce özgürlüğü nedir? Ne değildir?”

Konu başlığı böyle, davetiyenin içeriği böyle, salonun hali böyle…

Nasıl bir tezgâh ve kumpas hazırlandığı çok net ortada ama artık çok geç… Oturduk bir kez halkın karşısına.

Damardan girdi tabi Çetin Yetkin, ilk soruyu bana sorup “Türk’ten boşalacak zehirli kan’la ne demek istedin?” diye giriş yaparken.

Ben de konuşmama şöyle başladım: “Siz koca profesörsünüz, tanınmış bir savcısınız, o cümleden ne anladınız, anladığınızı salonda bulunanlara da anlatır mısınız?”

Kem küm etti, eveledi geveledi cümlenin çözümlemesini yapmaktan kaçındı. Ben ısrar edince de “Hiçbir şey anlamadığını” söyledi. Bu benim zaten aradığım cevaptı.

Gayrı Çetin Yetkin’i boşve-rip asıl muhataplarıma, gençlere ve halka döndüm, “Öyle bir cümleyi tek başına anlamanın hiç kimse için mümkün olmayacağını, bu nedenle de cümlenin önündeki ve ardındaki cümlelere ihtiyaç duyulacağını, belirtip, “Bir kez daha o makalede benim sorunumun Türkler olmadığını” anlattım.

Ha ki salon etkilenmişti anlattıklarımdan, bu kez Ur-fa’daki davama geçip, “Kahraman ırkıma bir gül” cümlesinden niçin rahatsızlık duyduğumu sordu. Savcı kimliğiyle koca konferans salonunu tam bir mahkemeye çevirmiş, aklı sıra beni sorguluyor ve halkın önünde mahkûm etmeye çabalıyordu.

Ne var ki konuşmamı dinleyen ve etkilenen halk, artık onun beklediği halk değildi. Örgütledikleri halde bana tepki göstermiyor, bana karşı bayrak sallamıyor, aksine konuşmamın bitiminde beni hararetle alkışlıyordu.

Oral’ın da ifade özgürlüğünü savunan mükemmel konuşmasının etkisiyle, düzenlenen atmosfer artık değişmişti.

Davetliler arasında bulunan ve bana karşı söz alan eski Yargıtay Onursal Başsavcısı Vural Savaş’ın gayreti de işe yaramıyordu.

Sayın Başsavcı oturum başkanı Çetin Yetkin tarafından davet edildiği kürsüden kendisini veto etmemi şikayet ediyor ama gerekçesini açıklamaktan imtina ettiği için de o bahisi halka açıklamak bana düşüyordu.

Sayın Başsavcı’yı veto etmiştim çünkü bir gazeteye verdiği beyanatta bana ve AGOS gazetesine yönelik haksız ve yalan ithamlarda bulunmuş, benim sadece 301’den değil 305’ten yargılanmam gerektiğini söylemiş ve AGOS gazetesini de Dias-poranın trilyonlara varan maddi yardımıyla ayakta tuttuğumu dile getirmişti.

Son bir umut olarak, dinleyiciler arasında olduğunu ancak o an farkettiğimiz- sayemizde ünlenen- Av. Kemal Kerinçsiz’i kürsüye çağırdı Çetin Yetkin. O’nun söz alıp kürsüden halkı bize karşı tahrik etmeye çalışması ise ters tepen son silah gibiydi. Hiçbir işe yaramıyordu.

Gençler ve halk kararını vermişti.

İfade özgürlüğünü savunan bizleri alkışlarla desteklerken, ifade özgürlüğünü bu demokrasiye çok görenleri aynı alkışlarla susturacaktı.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (24.02.2006)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk