Diyalog Kıskacında İki Halk

Ermeni Soykırımı’nın tanınması ya da inkârı konusunda, Ermenilerle Türkler arasında uluslararası arenada yaşanan mücadelenin yeni bir evreye girdiği gözleniyor.

“Biz Türklerle soykırım olup olmadığına ilişkin tartışmaya girmeyiz” diyen Ermeniler, Türklerle buluşmaktan kaçınabiliyor ama karşılaşmaktan kaçınamıyor.

Daha da ötesi “tartışmayız” diyenler, “tartışma”nın çok daha sert bir türevi ve üst boyutu olan “mücadele”nin tarafı konumundalar.

Konuşup, tartışamıyorlar ama pekâlâ birbirleriyle kıran kırana mücadele ediyorlar.

Şu son birkaç ay içinde Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da yaşananlar bu karşılaşmanın somut göstergeleriyle dolu. Ermeni lobileriyle Türk lobileri artık uluslararası arenada, uluslararası seyircilerin önünde iki gladyatör gibi güreşe tutuşmuş vaziyetteler.

Dünyanın da merakla kendilerini izlediğini sanıyorlar.

Türkler, Time’ı araklayıp derginin arasına kendi DVD’lerini sıkıştırıyorlar; Ermeniler harekete geçip derginin yönetimine özür diletiyorlar. Ermeniler PBS kanallarına kendi belgesellerini yayınlatıyorlar, Türkler araya girip bir de panel sokuşturuyorlar, Ermeniler bir okulda ders kitaplarına dalmaya çalışıyorlar, Türkler diğer okulda.

Berlin sokaklarının bir ucunda Türkler kü-meleşiyor, Lyon sokaklarının diğer ucunda Ermeniler.

Ve kaçınılmaz gerçekleşiyor.

Randevu verip buluşmasalar da randevu-suz karşılaşıyorlar.

Ermeni dünyasını teyakkuza geçiren en önemli gelişme işte bu karşılaşmaların artması oldu.

Türklerin dünya arenasına kendi tezlerini aktarma çabalarına karşı Ermenilerce yürütülen engelleme çabası bu karşılaşmaların iki yüzünü tarif ediyor.

Ermeniler tüm devletleri değilse bile uluslararası kamuoylarını soykırım konusunda ikna etmiş olmanın huzuru içindeler ve bu ikna olmuş, kazanılmış kamuoyuna şimdi kafa karıştıracak inkarcı söylemlerin ulaşmasına asla tahammül gösteremiyorlar. O nedenle, Türklerin son yıllarda bu konuda yaptıkları girişimlere ciddi bir direnç gösteriyorlar.

Doğrusu ilk aşamada, Türkleri konuşturmama konusunda başarı kazandıklarını söylemek de mümkün.

Ancak bu konuda o denli kızgın ve o denli telaşlılar ki, bu mücadelenin Ermenilerden çok şey götüreceğini de göremiyorlar.

Geçen hafta tamamladığım iki haftalık Amerika ziyaretimde Amerikan Ermeni Dias-porası’nın akıl önderleriyle bu konularda ciddi sohbetlerde bulunduk.

Özellikle de PBS Boykotu konusunda herkesi ayaklandıran ve bunda büyük başarı kazanan Hamt Sasunyan’la, tam gün sayılabilecek bir süre, düşüncelerimizi paylaştık.

Sadece onunla değil, sigorta şirketlerine açtığı davalarla ünlenen avukat Vartkes Yeğ-yayan ve ANCA’nın ileri gelenleriyle de aynı konuları saatlerce tartıştık.

Onlara görüşlerimi şu noktalarda aktardım:

a) Dikkat edin, “ifade özgürlüğü” de uluslararası kamuoyunun nezdinde “Soykırımlara karşı mücadele” kadar önemli bir evrensel değerdir. Bunlardan birini diğerini nötrleştirmek için kullanırsanız, ya da birini diğerine kurban ederseniz, zaman içinde hangisinin daha önemli olduğu konusunda insanların kafasının karışmasına yol açarsınız ve bu kafa karışıklığı ifade özgürlüğünün kullanımı esnasında yaşanacak kafa karışıklığından daha tehlikeli bir sonuca yol açabilir.

b)İfade ozgurlugunu engellediğiniz kişinin fikirleri ne kadar geçersiz de olsa onların fikirlerini bu tutumunuzla daha cazip ve merak edilen hale bizzat siz dönüştürürsünüz.

c) İfade özgürlüğünü engellediğiniz görüşün mazlum konuma düşmesine yol açarsınız ve onlara haksız bir mazlumiyet kazandırarak kendi mazlumiyetinizi eritirsiniz.

d) Ve tabi ki sonuçta da kazanmış olduğunuz o uluslararası kamuoyunu “Hâlâ mı bu konu, hâlâ mı bu tartışma” diye bıkma noktasına taşıyabilirsiniz.

e) PBS bu açıdan laboratuvar denemedir. Büyük çoğunluğu Ermeni söylemeleriyle dolu olmasına rağmen, iki inkarcı görüşün programda yer almasını neden gösterip, programın boykot ettirilmeye çalışılması, kazanım açısından hesaba oturulacaksa eğer, “Gösterilseydi mi daha çok kazandırırdı, gösterilmememesi mi daha fazla kaybettirdi?” bir kez daha sorgulanmalı.

f) Haklısınız, bu gibi konularda diyalog hayli tehlikelidir ama gereklidir. Çünkü diyalog sadece tek tarafı değil iki tarafı da değiş-tırır.

Şu da unutulmamalı ki karşı taraf sizinle konuştukça ancak size yanaşır. Siz “Türklerle konuşmayız” diyerek aslında onların değişme hızını da eksiltiyorsunuz.

Ve kimbilir belki de onların değişmemesini istiyorsunuz!

Girilen bu yeni evrenin gözlenen bir diğer özelliği ise Türk tarafında artmaya başlayan yumuşak yaklaşım. Gerçi bu yumuşak yaklaşımı fazla abartmamak için ihtiyat elde tutulmalı ama görünen o ki daha uysal bir evreye girildiği. “Sert olacağız”ı başlangıçta bir hayli terennüm eden Türk Tarih Kurumu yetkililerinin ve “Asılsız Ermeni Soykırımıyla Mücadele Üst Komitesi” kurmaylarının dahi son görüntüleri hayli dingin. Geçen hafta İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleşen, adı bile yumuşak “Türk-Ermeni İlişkilerinde Yeni Yaklaşımlar” başlıklı konferansta, Yusuf Ha-laçoğlu, Gündüz Aktan, Hikmet Özdemir gibi “Şahinler”in söylemleri, karşı tarafı anlamaya çalışan tavırları dile getirdikleri tezler dışında fazlasıyla şaşırtıcıydı.

Peki, aynı kurmaylar, kendileri Türkiye’de yumuşak tavır gösterirken, Berlin’e çıkardıkları Kızıl Elmacı gruba sert olmanın en yüksek talimatlarını vermemişler miydi?

Muhtemelen vermişlerdi, vermemişlerse bile desteklemişlerdi.

O halde? Hangisini kabul edeceğiz?

Yumuşak yaklaşım içinde olduklarını mı, yoksa sert yaklaşım içinde olduklarını mı?

Doğrusu her iki yaklaşım biçiminin varolduğunu kabul etsek dahi asıl sormamız gereken bu yaklaşım biçimlerinde ne kadar samimiler? Sertseler sertliklerinde, yumuşaksa-lar yumuşaklıklarında ne denli samimiler? Yoksa samimi değiller de güne göre taktiksel bir değişkenliği sürekli kullanıyorlar mı?

Kendi adıma henüz bu konuda ikna edici bir açıklık göremediğimi belirtebilirim.

Ama bu yine de Türkiye tarafında yeni bir evreye girildiğini görmemize engel değil…

Türklere paralel olarak Ermeni dünyasının da bir miktar değişime yüz tutuğunu söyleyebilir miyiz?

Görünen o ki evet.

Ermenilerde “Soykırım olup olmadığını tartışmayız” noktasında ortak bir mutabakat var gibi ancak bu mutabakatın kırılmaya başladığı da diğer bir gerçek. Sözgelimi İstanbul Üniversitesi’ndeki konferansa Ara Saraf-yan’ın katılması ve Yusuf Halaçoğlu’nun “Birlikte ortak tarih araştırmalarına girelim” önerisine olumlu yanıt vermesi, Türklerle diyaloga girmemek konusunda sert duruş sergileyen kesimler ve akademisyenlerce kuşkusuz eleştirilere uğrayacaktır.

Ancak hiç şüphe yok ki, Ara Sarafyan bu eleştirilerin olacağını bile bile konferansa katıldı.

Bu da demektir ki, göğüslemeye hazır.

Peki kendisine yandaş bulur mu?

Ona da hiç kimsenin kuşkusu olmasın. Bulacaktır, hem de sanılandan daha fazla.

Hatta diyebilirim ki, İstanbul Üniversitesi’ndeki konferans daha akademik bir disiplin içinde yapılsaydı, Ermeni tezini savunan yerli yabancı ya da Ermeni akademisyenlere daha erken ulaşılsaydı, Sarafyan gibi başka katılımlar da olacaktı.

Teslim etmemiz gerekir ki, geç davet edilen akademisyenler büyük oranda bunun kasıtlı yapıldığı konusunda hemfikirler.

Bunları diyorum ama diyaloga girmenin de ne kadar müşkül bir şey olduğunu da çok iyi biliyorum.

Nitekim, herhangi biriyle herhangi bir programa da salt diyalog aşkına katılmak zorunda değiliz hiç birimiz.

Kendimden örnek verecek olursam, bütünüyle diyalog yandaşı olmama rağmen elbet te benim de kendime göre bazı şerhlerim var. İstanbul Üniversitesi’ndeki konferansa da davet edildiğim halde ve programda adım bulunmasına rağmen salt bu ilkelerim nedeniyle katılmadım.

Konferansı düzenleyenlere başından itibaren bildirdim ki “Şu, şu, şu kişilerle benim özel sorunlarım var. Eğer onlar katılacaklar-sa önceliği onlara tanıyın, ama lütfen beni onlarla aynı ortamda biraraya getirmeyin.”

Kesinleşen programda o insanların var olduklarını görünce de katılmadım.

Diyaloga evet diyorum, ifade özgürlüğüne evet diyorum, ama seçme özgürlüğüme de saygı istiyorum.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (24.03.2006)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk