Münferit Vakalar Cenneti

Yıllar önce terk ettikleri İstanbul’da yıllar sonra tekrar buluşan dünyanın dört bir yanından gelmiş Türkiyeli Rumlar’a şöyle hitap ediyordu Patrik Bartholomeos Hazretleri sempozyumun açılış konuşmasında:

“Hedef istikbaldedir. Ve istikbal ancak müştereken mümkündür. Tüm bu ülkede yaşayanlarla müşterek, tüm insanlıkla müşterek. Başka türlü bir gelecek yoktur. Dolayısıyla esas ve temel olarak istediğimiz bu geleceğin elbirliğiyle beraber inşa edilmesidir.”

Onun sözleri, Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nin iki hafta önce Kadıköy Meyda-nı’nda gerçekleştirdiği mitingde göğe yükselen sloganla bire bir örtüşüyordu:

“Birlikte Yaşamı Savunalım.”

Bir yanda birlikte yaşam için arzuyla tutuşanların, mücadele edenlerin Türkiye’si, diğer yanda “Var mı bizden daha çokkül-türlü bir memleket?” diye böbürlenen ancak çokkültürlülüğün adına dahi tahammül edemeyen ve hatta Hıristiyan rahip avıyla ünlenmeye çalışan, “vaka-yı adiye” bolluğunun yaşandığı Türkiye… Diğer bir deyişle münferit vakalar cenneti.

Böylesi bir çelişkinin yaşandığı Türkiye’de, azınlıkların tekrar çoğalması mümkün olabilir mi?

Van’a Amerika’dan gelip yerleşmeye ve orada hayatını devam ettirmeye çalışan Vartan Oteli’nin sahibi Ermeni asıllı ailenin başına örülen çorapların gazete manşetle-rindeki mürekkebi halen çok taze. Bir aileye bile tahammül edemedi Türkiye’nin hoşgörüsüyle övünenler.

Zaten tek kültürlülüğü hedef olarak benimsemiş bir ulusçuluğun oluşturduğu zihniyet, çokkültürlülüğün varlığına nasıl tahammül edebilir ki?

Nitekim edemiyorlar da işte.

Azınlıkların elinden alınmış mülklerin iade edilmesi için bir teşebbüs mü var, bir yasa tasarısı mı var… Hemen ard arda diziyorlar paranoyalarını…

“Aman bu kanunu çıkarmayın, azınlıklar bu kanunla bir gün Ayasofya’yı da geri isterler!”

Oysa Ayasofya’yı kimlerin istediği belli.

Bugüne kadar bu ülkede bir Hıristiyan çıkıp da “Ayasofya bizim kilisemizdir, bize geri verin, orada ibadet etmek istiyoruz” diye bir talepte bulundu mu?

Ama Müslüman kardeşlerimiz Allah’ın günü bu taleple yanıp tutuşuyorlar.

Bırakın taleple yetinmeyi, işte minarelere mikrofonlar sıralamış ezan bile okuyorlar.

Oysa Ayasofya artık ne Müslümanlar’ın ne de Hıristyan’ların tek başına sahiplenebilecekleri bir mülkiyet.

O artık insanlığın ortaklığına mal olmuş bir uygarlık.

Yeter ki o uygarlığın ortaklığı hazmedi-lebilsin ve gerçek kıymeti bilinsin.

Yeri gelmişken, yıllardan beri süren “Ayasofya’nın sadece bir müze olarak kullanılması mı yoksa bir ibadethane olarak değerlendirilmesi mi daha doğru?” tartışmasına kişisel görüşümü katayım.

Bu konuda ilk dikkate alınması gereken, o muhteşem yapıyı ziyaret eden insanların o anda ne ihtiyaç hissettikleridir.

Eğer Müslüman’ı orada bir namaz kılmayı kutsal bir ibadet sayıyorsa, Hıristiyan’ı orada bir dua okumayı kutsal bir ihtiyaç olarak hissediyorsa, niçin olmasın?

Bunun teknik çözümü nasıl sağlanır bilemiyorum ama Ayasofya’sında hem Hıristiyan’ın hem de Müslüman’ın ibadet edebildiği bir Türkiye’yi gözünüzün önüne getirin ve bunun dünyadaki yansımasını düşünün bir kez.

Çokkültürlülük dediğiniz işte böyle bir gerçekliğe tekabül eder.

Çokkültürlülük bir ibadethaneyi laiklik adına müzeye dönüştürmek değil, dindarlara saygı göstermek ve onlara ibadethaneleri açık tutmaktır.

Yeter ki o noktada kimseye negatif bir ayrımcılık yapılmasın.

Konu nereden nereye geldi…

Çokkültürlülüğün yeniden canlanmasından, ülkeyi terkeden Rum’ların Ermeni’le-rin dönüşünden bahsediyorduk.

Sonunda döndük dolaştık yine şu çıplak gerçekle karşılaştık:

Azınlıklar tekrar geri döner mi dönmez mi elbette bilinmez ama sorun şu ki, onların dönüşünden önce Türkiye’de kapıları onlara sürekli açık tutacak bir zihniyet dönüşümüne ihtiyaç var.

Ve ne yazık ki Türkiye şimdilik bu zihniyet dönüşümüne çok yakın değil.

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (07.07.2006)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk