Yurttaş Olmak (I)

İnsan Hakları Haftası nedeniyle düzenle-I nen değişik etkinliklerin, panellerin merkezini itiraf etmeliyim ki hep “Kürt sorunu” oluşturdu.

Evet, ifade özgürlüğü gibi daha bir çok başka insan haklan sorunu bu gündem içinde yer aldıysa da illaki gelip bir yerinden Kürt sorununa kilitlendi.

Bu hiç şaşırtıcı değil.

Çünkü Türkiye artık gerçek anlamıyla bir kimlik sorunu yaşıyor ve diğer tüm sorunlar da aslında bu merkezi sorunun etrafında dönüyor.

Gerçi Kürt sorununu Türkiye’nin yaşadığı kimlik ya da aidiyet sorunsalının birebir ta kendisi olarak kabul etmek doğru bir yaklaşım olmayabilir, bunun yanında Alevilerin, Azınlıkların diğer farklı kesimlerin ve hatta çoğunluğu teşkil eden Müslümanların da bir kimlik sorununun var olduğunu görmek gerekir ama ulaşmış olduğu sert boyutu nedeniyle Kürt sorununun tüm bu sorunların merkezine oturduğunu da görmezden gelemeyiz.

Bu merkeze oturmuşluk öylesine güçlü ki diğer sorunların yumuşamasını ve hatta çözümünü dahi kilitleyen bir işleve sahip.

Doğrudan Kürt sorununun kendisine geçmeden önce, “Türkiye artık gerçek anlamıyla bir kimlik sorunu yaşıyor” tezime açıklık getireyim.

Aslında açıklık getirmeme de gerek yok çünkü bu çok açık.

Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte oluşturulmaya çalışılan yeni kimliğin ana özelliği büyük oranda geçmiş kimliğin unutulması ve unutturulması çabasına dayanıyordu ve bu yeni kimliğe yeni bir kültür, yeni bir tarih, yeni bir dil, yeni bir kıyafet ve tüm bunların top-lamıyla da yeni bir zihniyet giydiriliyordu.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti çok farklı kesimlerden oluşuyordu ama bu zihniyetin talep ettiği ve dayattığı kimlik “Teklik”, o teklik ise “Türklük”tü.

“Türklük” olarak çerçevelenmiş bu kimlik aslında soyut bir kavram da değildi.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni oluşturan kurumsal organlar kadar somuttu, kurumsaldı ve kutsaldı.

Onun içindir ki bugünün Ceza Yasası’nın meşhur 301. maddesinde diğer somut devlet kurumları Meclis, ordu, başbakanlık, yargı ve güvenlik güçlerinin yanında bir başka kurum olarak “Türklük” de yer almalıydı.

Ulus devlet çabasının yarattığı bu kimliği Atatürk’ün Cumhuriyet’in 10. yılında ifade ettiği “Ne mutlu Türküm diyene” deyişiyle tanımlayan ve bunun o deyişle sınırlı kaldığını iddia edenler olsa da bu tespitin gerçeği yansıtmadığı çok belirgin.

Öylesine belirgin ki bu kimliğin içi sonraki dönemlerde çok açık bir şekilde Türk-İslam sentezine dayalı soy-sop hamasetiyle dolduruldu, ırkçılık ve Müslümanlıkla etlendirildi ve sonuçta da bu ülkede yaşayan farklı kimliklerden birinin diğerlerine dayatılmasma dönüştürüldü.

Aradan bunca yıl geçmesine rağmen, görüldüğü gibi bu dayatma başarı kazanamadı.

Diğer deyişle, tekliğe dayalı bu kimlik tutmadı.

Tutmuş olsaydı eğer bugün hâlâ dağlara taşlara “Türkiye Türklerindir” diye yazma gereği kalmazdı… Tutmuş olsaydı eğer kentlerin her bir tepesine devasa bayraklar dikilmesi düşünülmezdi.

Sonuçta bu yazılar ya da bayraklar ülkeyi gezen turistler için dikilmiyor, bizatihi bu ülkenin yurttaşlarının gözüne gözüne girsin diye dikiliyor.

Dayatılan bu kimliğin tutmayışının temel göstergesi sadece değişik kesimlerin bugün kimlik ve aidiyet arayışı üzerinden yaşadığı sorunlarda değil.

Bizatihi “Türk kimliği”nin kendisi de aslında bir sorunsal ve kendi gerçek aidiyetini arayanlardan biri de o.

Evet, Türkiye artık gerçek anlamıyla bir kimlik sorunu yaşıyor.

Kendi adıma açıkça itiraf etmeliyim ki bu sorunun yaşanmasından birçokları gibi ben de mutluluk duymuyorum.

Hatta çok da tehlikeli buluyorum.

Keşke yurttaşlarımıza zamanında onların farklılığının zenginliğini ortadan kaldıran “Teklik” dayatılmasaydı da, gönüllü yurttaşlığı özümsemiş ve farklılığın zenginliğinde buluşmuş yurttaşlarımız tam bir birlik içinde yaşayabilmelerdi ve bugün hiç bu aidiyet arayışlarına ihtiyaç kalmasaydı.

Sonuçta, kendisini yarattığı kimlikle özdeşleştirmiş, o kimlik yıkılırsa kendisinin de yıkılacağını sanan, o korkuyla da esnek davranamayan ve giderek sertleşen bir devlet pozisyonunu görmezden gelemeyiz.

Bunun hakiki bir korku olduğunu görmemiz ve o korkuya ortak olmamız gerekiyor.

Yurttaşlığımızı oluşturan ortak kimliğimiz elbette bu haliyle kalmamalı ama asla da yıkılmamalı.

Herkesin kendi kimliğinin kendisine iade edilmesini kuşkusuz arzu etmeliyiz. Ama bizi birbirimize bağlayan ortak kimliğimizi de daha fazla pekiştirmeliyiz.

Kendimizle kucaklaşırken birbirimize sırt çevirmemiz hiç ama hiç gerekmiyor.

BİR NOT:

Avukat Behiç Aşçı’nın cezaevlerindeki tecridin kaldırılması için başlattığı Ölüm Orucu bugün 261. gününü tamamladı.

Bir hukuk adamını böylesi ağır bir yöntemi benimsemeye ve uygulamaya iten çaresizlik hepimizin utancı olmalı.

Mahkûmların talep ettikleri insani şartlar karşısında Devlet’in bu kadar zorlanması ve inatlaşması kabul edilebilir bir yaklaşım olamaz.

Bir insanı bir odada bir başına yalnızlaştırmak onu canlı canlı tabuta sokmaktır.

Adalet Bakanı bu yalnızlaştırmanın ölümden daha ağır bir ceza olduğunu, ölümün bir kere, yalnızlaşmanın ise her saniye ölüm olduğunu anlamıyor mu?

Adalet Bakanı’na belki de şunu sormak gerekiyor:

“Sayın Bakan şu an eğer siz Adalet Bakanı olmasaydınız, bir insanın, tecridin kaldırılması nedeniyle başlattığı ölüm orucunda onun ölmesine kayıtsız kalabilir miyidiniz?”

Kalamazsanız eğer bugün sizi engelleyen ne?

Devlet adamı olmanız mı?

İyi de hangisi daha önemli?

Devlet adamı olmak mı? İnsan olmak mı?

Hrant DİNK

Kaynak: Birgün gazetesi (21.12.2006)

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk