Öcüyü ve Hortlağı Öldürmek

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın Ermenistan’a ilişkin olarak dile getirdiği “Çevremizdeki bütün ülkelere gittik. Özellikle de aramızda sorun olan ülkelere. Bir tek Ermenistan kaldı. Ermenistan ile de bir temas kurmamız lazım” sözü gerçekten umut verici. Ermenistan Cumhurbaşkanı Koçaryan’ın Haziran’da İstanbul’da yapılacak olan NATO zirvesine gelmeme kararı alması ise ne yazık ki Erdoğan’ın Ermenistanla da ilişki kurma arzusuna denk düşmüyor. Oysa Ermenistan’ın da Türkiye’nin de ilişkileri geliştirmek istediğini hepimiz biliyoruz. Ama bu bir türlü mümkün olmuyor ve her iki tarafta da ürkek bir yaklaşım sözkonusu .

Peki bu ürkeklik nereden kaynaklanıyor?

***

Sovyetler Birliği dağılıp, Ermenistan da yanı başında bağımsız devlet kimliği kazanınca, Türkiye ne yapacağını şaşırdı, eli ayağı birbirine dolaştı.

Türkiye’nin Ermenistan’a yönelik bir dış politikası yoktu… Olması da zaten gereksizdi çünkü Türkiye, tarihi Ermeni Sorunu’nu asrın başlarında kendince halletmiş, meseleyi kökünden bitirmişti. O yüzden de hemen sınırında bir Ermenistan devletinin “peydahlanmasının” bir tür “Hortlak görmüşlük” hali yaratması çok doğaldı.

***

Aniden ortaya çıkan bu durumun gerçek mi, serap mı oluşunun çimdiği aranırken, Allah’tan(!) imdada Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki Karabağ sorunu yetişti. O güne değin Ermenistan ile nasıl bir politika izleyeceğinin şaşkınlığını yaşayan ve Ermenistan’la ilişkiye geçme konusunda oyalanan Türk dış politikası, tavrını erteleyecek yöntemi nihayet 3 Nisan 1993’te bulmuştu.

Kelbecer işgali ileri sürülerek Ermenistan’la sınırı kapatmak ve ilişkileri Karabağ sorununun çözümüne endekslemek bulunmaz bir fırsattı.

Karabağ sorununun çözümü nasıl olsa bugünden yarına gerçekleşecek bir noktada değildi, kazanılacak belirsiz zaman aralığında da bakalım “Kim ölüp kim kalacaktı!”

***

Ermenistan ve Ermeni dünyası da farklı bir ruh hali içinde değildi. Ermenistan nasıl Türkiye nazarında bir “Hortlak” imajı uyandırıyorsa, Ermeniler için de Türkiye, tarihi “Öcülüğünü” sürdürüyordu.

Bir taraf paranoyasıyla, diğer taraf da travmasıyla sonuçta birbirlerine yönelik ilişkisizliklerinde tam manasıyla iki klinik vakayı andırıyorlardı.

Her ikisine de normalleşmeye yönelik terapi seansları gerekmesine rağmen bu seanslar geciktikçe, soykırım tasarılarının uluslararası politikanın gündemine taşınmasıyla da mesafe daha bir açılıyordu.

***

Türk-Ermeni diyaloğundan dem vuran ve bu yönde çaba harcayan bazı girişimler ise her iki tarafın uç kesimlerince yerin dibine sokuluyor, bu kesimler neredeyse “Türk” ve “Ermeni” kelimelerinin yan yana kullanılmasına dahi karşı çıkıyorlardı.

Ne var ki onlar “Türk” ve “Ermeni” sözcüklerini birlikte kullanmaktan kaçınsalar da, kader bu iki milleti aynı coğrafyada birbiriyle yan yana yaşamaya mecbur kılmaya kararlıydı.

Başka bir çıkar yolu yoktu…

İki komşuydular ve adam gibi yan yana yaşamalıydılar.

Gayrı tarafların birbirlerine “Hortlak” veya “Öcü” muamelesi yapmaktan vazgeçmeleri gerekiyordu.

***

Yıllardır Türkiye ile Ermenistan veya Türklerle Ermeniler arasında değişik boyutlardaki sivil ve resmi toplantıları yakından izliyorum.

Yurtdışına yaptığım seyahatlerde Diaspora Ermenileri’nin en sert kesimleriyle yaptığım görüşmelerden dahi edindiğim izlenim o ki, diyalog toplantıları arttıkça, karşı tarafın varlığının bir “Hortlak” ya da “Öcü” olmadığının farkına giderek daha fazla varılıyor ve başlardaki ürkeklik yerini, giderek artan olumlu bir normalleşmeye terk ediyor. Bu olumlu ruh haline sivil toplumun hemen her aklı başında kesiminde rastlamak mümkün.

Öcü’nün de Hortlağın da gayrı gerçekten ölmesi gerekiyor.

Hrant DİNK
Birgün / 13 Mayıs 2004

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk