Doğa(l)lığınıza…

“Doğanın insanlaşması” Serol Teber’in tadına doyamadığım kitabının adı. Teber kendine has sade üslubuyla ne güzel anlatır o milyonlarca yıla sığmayan sınırsız süreci. Sürecin bir kesitinden başlamak bile heyecan verici. Önce su, sonra karanın oluşumu…Suda kristallerin canlılaşması… Tek hücreliden çok hücreliye geçiş… Çok hücreliden çok dokuluya ve organizmaya geçiş… Çeşitlenen canlılar arasında “Doğadaki denge” diye de adlandırdığımız amansız mücadele… Memelilerin sivrilişi ve memeliler arasından da ellerini üretebilmek için kullanmayı başaran insanın yücelişi.

Ve bu yücelmenin kısa adı; Doğanın insanlaşması.

içine şu satırları yazarak genellikle bu kitabı hediye ederim dostlarıma.

“Okuyunca göreceksin ki doğanın insanlaşması milyonlarca yılı bulan zorlu ve emekle yoğrulmuş bir süreç… Ama gel gör ki bugün artık insanoğlu “insanın doğal(l)aşması” gibi ters bir sürecin gereksinimi içinde.

Doğal(l)ığına…”

***

Yıllar önce izlemiştim. “Ateşi üreten” ile “Ateşi araklayan” ilkel insan topluluklarının yaşam mücadelesini ve çatışmalarını anlatan bir filmdi. Kuru çubuğu, motor hızıyla avuçlarının arasında ovalayarak çakıl taşına sürten, fışkıran kıvılcımlarla da etraftaki kuru otu tutuşturan kişiydi, ilkel insanın bilgesi.

Kabilenin ustası da oydu, Allah’ı da…

Ateşi üretecek bilgiden/bilgeden yoksun kabilenin şeytanı ise, komşu kabilenin yarattığı ateşten, köz parçasını kapıp, kaçırabilen kişiydi. Közü elde ettikten sonra gerisi kolaydı. Atardın közün üstüne kuru otları… Birkaç kez “Püff” yaptın mı dibine… Tamamdı… Al sana ateş.

***

O günlerde, Bilge’den ateş üretebilme becerisini öğrenen çırağın, klan üyelerince “Hop hop” havaya fırlatılması, ustalığa erişin toplumsal töreniydi ve emin olun ki bugün çocuklarımızı silah altına gönderirken havaya fırlatışlarımızdan da çok farklı bir anlam taşıyordu.

Zamanla o kutsal anlam değişti. Üretim tüketime, yaşatmak öldürmeye dönüştü.

Salt nesneler de değildi tükettiklerimiz.

Fiziksel bedenimizin uzvu, ellerimizle ürettiklerimizin yanı sıra, ruhsal ellerimizin ürettiği zenginlikler de çılgın tüketim toplumunun kullanım ve tüketim araçları haline dönüştü.

Din, sanat, edebiyat gibi ruhsal emeğimizin her tür ürünü, ticari birer mal oldu..

“Önce iki ayağının üzerine dikilip eli boşa çıkarmak, daha sonra o eli başka işlerde kullanmak” açıklamasıyla özetlenebilecek üretim süreci bugün giyimden gıdaya, gereksinimden lükse, insanın tüm dünyasını çevreleyen ve artık çılgınlık boyutuna erişen tüketim sürecini önüne katarak almış başını gidiyor.

Her şey mallaşıyor ve tüketiliyor…

Doğa ise baş mal… Hemi de sebil.

***

Zaman ve Doğa’da sinsi bir sabırsızlık kol geziyor. Lakin biz giderek ağırlaşıyor ve gecikiyoruz.

Geciktikçe, çaputlaşan kaslarımızın, laçkalaşan sinirlerimizin, yorulan beynimizin zamanla ve doğayla diyaloğu da mantarlaşıyor.

Zamanın bizle dalga geçtiği şu yaşlı dünyamızda, zamanla sidik yarışı yaptığımız ve habire tükettiğimiz gençlik günlerimize hayıflanıyoruz sürekli.

Zamanında ıskaladığımız ayrıntılar ve doğaya ihanetimiz o denli ızdırap veriyor ki artık anımsamaktan utanıyoruz.

***

Ne var ki gayrı zamandan ve doğadan avans dilenmenin vakti geldi de geçti.

Ömer Madra ve benzeri zamane bilgeleri havaların bozukluğuna dikkat çekip uyarmaya çalışıyorlar bizleri.

Tüketim toplumundan tekrar üretim toplumuna dönüşebilecek miyiz?

Ya da diğer bir deyişle: Doğanın insanlaşması için doğanın gösterdiği gayreti, bakalım bizler insanın doğa(l)laşması sürecinde gösterebilecek miyiz?

Hrant DİNK
Birgün / 23 Temmuz 2004

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk