Çokkültürlülüğün Bedeli

Adalarda bu yıl başlatılan kültürel festivalin ana teması çokkültürlülüktü.
Vecdi Sayar’ın her zamanki titizliğiyle organize ettiği organizasyon boyunca değişik kültürlerin varlığı ve ahengi yansıtıldı.
Gerçekten de Adalar Türkiye’nin geçmişten günümüze kalabilmiş geçmiş çokkültürlülüğünün ön vitrini.
Gerçi vitrinin gerisindeki bugünkü Türkiye’de vitrindeki o çeşitlilikten pek eser yoktur ama görüntüyü kurtarmak adına da olsa vitrin hayli zengin.
Hatta Heybeliada’daki “Üç kadın konseri”nde Kürtçe parça seslendirilmesini protesto eden ve olay çıkaran milliyetçi kesimin varlığı bile gölgeleyemez bu görüntüyü.
Sonuçta onların bu davranışı da kültürel bir hal ve Türkiye’deki çokkültürlülüğün bir parçası.

***
Festival kapsamındaki panelde ‘çokkültürlülük’ kavramını tartışırken sanıyorum Etyen Mahcupyan da ben de biraz ada sakinlerinin canını sıktık.
mazur görsünler bizi, işimiz bu. Kavram kargaşası yaratmak, insanların gerekiyorsa canını sıkmak ve becerebilirsek eğer biraz düşünmeye sevketmek…
“Çokkültürlülüğün aslında çok da matah bir kavram olmadığını ve eğer bu kavramın asıl gerekliliği olan demokrat duruş sergilenemiyorsa tehlikeli bir virüs gibi olumsuz rol oynayacağını” dile getirdi Mahcupyan.
Haklıydı çünkü adalılar bu virüsten bir hayli muzdaripti.

***
“Sadece haftanın beş günü çokkültürlülüğe sempatiyle bakabildiklerini, ancak Cumartesi ve Pazar günleri adalar İstanbulluların akınına uğradığında bu çokkültürlülüğe tahammül gösteremediklerini” anımsattım ben de konuşmamda.
Adalıların canını acıtacak bir benzetme de yaparak münafıklığımın gereğini tamamlamış oldum.
“İşte dedim Avrupalılar da bizi aynen bizim hafta sonu adalara akın edenleri gördüğümüz gibi görüyorlar. Türkler de işte böyle doluşup doluşup Avrupaya akın edecekler ve onların rahatını bozacaklar gibi değerlendiriyorlar.
Eğer, onlar bu duruşlarında haklıysa sizler de onlar gibi haklısınız, yok eğer onlar haksızsa sizler de haksızsınız.”

***
Artık yeryüzünde kurtarılmış bir uygarlık yaratmak ve bunu yaratamayanlardan bağımsız yaşamak olanak dışı.
İstediğiniz kadar uygarlaşın, diğer insanları da ortak edemiyorsanız buna, vay gelmiş sizin uygarlığınızın başına.
Kimileri okyanuslar aşıp uygarlığınızın göstergesi İkiz Kuleler’inizden mutluluğunuzun ortasına “güm” diye dalabiliyor, kimileri doluştukları gemilerden kurtarılmış adacıklarınızın kıyılarına patır patır dökülerek “Hey biz de varız bu dünyada”yı sürekli anımsatabiliyor.

***
“Uygar ve çokkültürlü” olmanın bir bedeli var.
Bu askerinin Irak’larda ne işi olduğu sorgulamayan Amerika halkı için de böyle… Dünyanın birçok bölgesinde açlık ve yoksulluğun bu denli artmasında kendi ülkesinin payını sorgulamayan Avrupa halkları için de.
Keza Cumhuriyet tarihini boyunca Doğu ile Batı arasındaki dengesiz gelişmeye dur demeyen Türkiye halkı için de aynı.
Peki bugüne değin istediği zaman ekmeğin fiyatına zam yapan fırının bu tutumuna tepki koymayan, adasının tepesine manyetik zehir saçan antenler çakılırken sesini çıkarmayan, koca adada niçin birkaç tane umumi tuvalet yapılmadığını sorgulamayan adalılar için de geçerli değil mi?
Uygarlık ve çokkültürlülüğün aslında coğrafik bir sınırı yok. Uygarlık ne Batı’da ne Doğu’da ne de adalarda.
Uygarlık önce kafalarda… Kafaların demokrat duruşunda.
Gerçek çokkültürlülüğün bedeli hayli ağır.
Aşkolsun bu bedeli ödeyebilenlere.

Hrant DİNK
Birgün / 09 Ağustos 2004

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk