İçimiz-Dışımız

Avrupa çokkültürlülükle henüz tanışıyor, özellikle de İslam’la…

Bu tanışma öylesine yeni ki, türban ve benzeri dini simgeler konusunda Fransa’da yaşananlar, türban konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin almış olduğu siyasi kararlar ve dahası “Müslüman Türkiye”nin Avrupa Birliği’ne girme olasılığına ilişkin Avrupa kamuoylarında kopan patırtılar, yaşanan şaşkınlığın tipik göstergeleri.

Ama gelişmeler de gösteriyor ki Avrupa sonunda bu şaşkınlığını bir biçimiyle üzerinden atacak ve çokkültürlülüğün o özgürlüklere, eşitliğe ve adalete dayalı düzenini oluşturacak.

Irak’ta kaçırılan iki Fransız gazeteci için Müslüman-Hristiyan tüm Fransızlar’ın ortak tavır sergilemesi, teröristlerin “Türban yasağının kaldırılmasını” şart olarak sürmesine karşı direnişe geçmesi ve İslamcılar’ın türban yasağını protesto etmek için düzenledikleri mitingden ve gösterilerden salt bu terörist müdahaleye karşı çıkmak adına vazgeçmeleri dikkate ve takdire değer bir gelişme.

Tüm bu gelişmeler Fransızlar’ın eninde sonunda kendi demokratik süreçlerinde ortak bir doğruda uzlaşabileceklerinin birer göstergesi.

Bunu başarmaları doğal çünkü sonuçta Avrupa Birliği ilkeleri bir ‘mutlakiyet’i değil, daha ziyade ‘gelişerek ilerleyen bir değişim’i ifade ediyor. Tüm çabalar da bu arayış için.

Avrupa, çokkültürlülüğün en yeni laboratuarı olmaya namzet.

Çünkü birlikte yaşamanın olanakları hemen her kesimin hassasiyetleri ve talepleri dikkate alınarak adım adım gerçekleştirilmeye çalışılıyor.

Bizde ise bu arayışın önünü mutlak değerlerimiz tıkıyor.

“Dediğim dedik” ya da “Senin taleplerin önemli değil, benim ilkelerim ve onların mutlaklığı önemli” şeklinde özetlenebilecek devletçi tavır, laikliği önüne siper ederek dayatmasını sürdürüyor.

Ne var ki bu laiklik anlayışı da mutlak ve çizgisi değişmeyen bir değer taşımıyor.

Değişik dönemlerde “İki adım ileri, bir adım geri” uygulamalar sözkonusu.

Öyle ki, gün geliyor insan bu laikçilerin hakikaten çok da samimi bir laik anlayışa sahip olup olmadıkları kuşkusuna bile düşüyor.

Öyle ya, bu ülkede din olgusunun siyasi partilerce ve iktidarlarca nasıl kullanıldığı, hatta en fazla İmam Hatip Lisesi’nin ve Kuran Kursu’nun askeri darbeler sırasında ve Ecevit iktidarları dönemlerinde açıldığı kaç kez dile getirilmedi mi?

Hiç unutamıyorum…

“Siz benim başımın dışındaki örtümü çıkardınız, peki başımın içindeki örtüyü nasıl çıkaracaksınız?”

İşte böyle haykırıyordu genç kız 1999 yılının televizyon ekranından.

Üniversiteye türbanlı öğrencilerin alınmaması için kapılarda oluşturulan ikna odalarının veya zor kullanmaların yoğunlaştığı günlerdi.

Üniversite gençliğinin, televizyon kanalından da canlı olarak yayımlanan tartışmasında beynime çakılan en belirgin söylem buydu.

“Başının dışını açmış ama içini korumuş” genç kızın gururlu (!) feryadı Türkiye’nin ustaca örülmüş örtülü siyasal tarihinin açıkta kalan ipini işaretliyordu.

Kendi adıma o anda ipin ucunu yakalamıştım.

İpin ucunu çektikçe de ustaca örülmüş yalan tarihin gerçek derinliğine inebiliyor, genç kızın içinin dışa vuruşunda Türkiye’nin içinin dışa vuruşunu görebiliyordum.

“Siz benim başımın dışındaki örtümü çıkardınız, peki başımın içindeki örtüyü nasıl çıkaracaksınız?”

“Kafanın dışı ile içi” kavramları gerçekten önemli.

Türkiye’nin de temel ikilemi aslında bu noktada.

Ne diyordu genç bayan?

“Kafamın içindeki örtüyü nasıl kaldıracaksınız?”

Bacım benim!.. Durmuş öyle, çıplak kafasının içindeki örtüyü, matah birşeymiş gibi, savunup duruyor.

Oysa bilse ki onun kafasının içindeki örtüyü kaldırmak bu ülkede hiç kimsenin derdi değil.

Bilse ki o örtüyü kafasının içine, şimdi dışındakini kaldırmak isteyenler tarihsel süreç içinde özellikle koydular.

Bilse ki o örtünün kafanın içinde saklı kalması için ellerinden geleni ardlarına koymadılar.

Bilse ki onların asıl derdi kafanın içindeki örtünün yerinde kalması…

Dışındakini çıkar, onlara yeter.

Bu ülkenin gerçek demokratları ise dışındakine razı…

Sen asıl o içindekinden kurtul.

Hrant DİNK
Birgün / 02 Eylül 2004

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk