Uğruna Ölmeden

Şu ünlü Habitat toplantılarının İstanbul’da toplanmasının üzerinden henüz çok bi süre geçmemiş olmalı ki, oturumların ana teması zihnimde aynı canlılığını koruyor hâlâ.
“İnsan yaşamının sürdürülebilirliği”ydi sloganımız.
Kuzey Osetya’da yaşanan ve herbirimizin canlı canlı izleyerek iştirak ettiği çocuk katliamından sonra hadi üç kez hep birlikte tekrarlayalım sloganımızı yeniden.
“İnsan yaşamının sürdürülebilirliği.”
“İnsan yaşamının sürdürülebilirliği.”
“İnsan yaşamının sürdürülebilirliği.”

***

Ölen minik canların naklen yaşanmış canlılığı beyin kaydımda donuklaştığında, çoğunuz gibi, benim de feryatlarım yetersiz kalıyor olan bitene.
Medya manyağı olduk herşeyden önce…
Öylesine dayatıyorlar ki “Nasıl oluyor?”u gözümüzün önüne… “Niçin oluyor?”a ayıracak dermanımız kalmıyor.
Üşeniyoruz “Niçin oldu?”yu aramaktan.
Oysa ah bir “Niçin oldu?”ya girebilsek.
İşte o zaman göreceğiz ki “Güç” ve “Terör” kavramları aslında birbirlerinin ikizi.
Ha “Gücün terörü”, ha “Terörün gücü”… Biri diğerini besliyor.

***

Terörist olmak ne denli bireysel son bir çırpınışsa, ‘güçlü devlet’ olmak da o denli toplumsal bir çılgınlık.
İşte güçlü devlet kavramının somut hali ortada.
Örnek mi lazım?
İşte güçlü Devlet Amerika ve onun dünyaya ettikleri.
Ve gelin görün ki devletle teröristin karşılıklı temaslarında bu son çırpınış ile güce dayalı çılgınlığın birbirinden hiç farkı yok.
Kuzey Osetya’daki çocuk katliamı bunu bir kez daha çok net olarak ortaya koydu.
Sorarım size, yüzlerce çocuğun canını, teröristin son çırpınışını simgeleyen şiddet mi yoksa devletin gücünü simgeleyen şiddet mi aldı?
Hangi şiddet bir diğerinden daha masum?

***

Terörü anlayışla karşılama yanlılarından hiç değilim.
Lakin anlamaya çalışmanın da bulabileceğimiz çözümün ilk adımı olduğunu düşünüyorum.
Önce dürüstçe şu sorunun cevabını vermeliyiz.
İnsanlar niçin teröre başvurur?
İlk çare olduğu için mi yoksa son çare olduğu için mi?
Eğer ilk çare olarak bu yola başvuruyorlarsa niçin onlara başka çarelerin de olduğu bir anlayışlı ortam sunmuyoruz?
Yok eğer son çareyse, niçin onları bu son çareye sıkıştırıyoruz?

***

11 Eylül saldırısının ardından ‘Terörün gücü’ne de ‘Gücün terörü’ne de gün doğdu.
Bir yandan teröristler, diğer yandan da devletler kendi güçlerini pervasızca kullanmaya olanak buldular.
“Artık bundan sonra dünya eskisi gibi olmayacak, biz bu işten ne kaparız ona bakalım” diye el ovuşturan teröristlerle devletlerin fırsatçılığı kendi iğrenç döngüsünü çoktan oluşturdu.
Amerika’nın birkaç yıldır sürdürdüğü pervasız saldırganlığından da güç alan diğer devletler “Herkesin teröristi kendine” anlayışıyla, kendi teröristlerinin halli için bildik orman kanunu usüller kullanıyorlar.
İşte Putin’in de yaptığı buydu, yarın bir başkasının da yapacağı bu.
Tüm güçlü devletler teröristlere meydanı boş bırakmadıklarını biz cümle aleme işte böyle gösterecekler.

***

İnsanoğlu “Uğruna yaşanası davalar”ı “Uğruna ölünesi davalar”a dönüştürmekten vazgeçmediği sürece, belli ki bu tür vahşetler daha çok yaşanacak.
Ve ille de “Devletin gücü”…
Bu güç, uğruna ölünesi davaların başında geldiği sürece
kimbilir daha nice masum çocuk bu güce kurban verilecek.

***

Hadi üç kez hep birlikte tekrarlayalım sloganımızı yeniden.
“İnsan yaşamının sürdürülebilirliği.”
“İnsan yaşamının sürdürülebilirliği.”
“İnsan yaşamının sürdürülebilirliği.”

***

Ne oldu dilinize öyle kuzum?
“İnsan” ve “Yaşam” kolay söyleniyor lakin şu “Sürdürülebilirlik” biraz “Lülüleşiyor” değil mi?

Hrant DİNK
Birgün / 06 Eylül 2004

Comments are closed.


 
CopyLeft 2008 NorZartonk